# Arınç’tan Erdoğan’a tek adam eleştirisi

- Bağlantı: https://www.borsatek.com/arinctan-erdogana-tek-adam-elestirisi-12505h/
- Yayımlanma: 2016-06-17T14:03:32+03:00
- Yazar: Murat Ali Oral

Reklam

 [ ⌊Stablex Kare Banner⌉ ](https://track.adform.net/C/?bn=91045298;gdpr=${GDPR};gdpr_consent=${GDPR_CONSENT_50})

TBMM Başkanlığı, Başbakan Yardımcılığı ve hükümet sözcülüğü yapan AKP kurucularından
Bülent Arınç, “Bu parti Tayyip’in partisi değildir. Bu parti milletin bize bir emanetidir,
hepimizin partisidir. Bir kişinin şahsi mameleki haline getirilemez” dedi. Arınç,
Davutoğlu’nun istifasıyla ilgili, “gelişi ne kadar şık ve iyi olduysa, giderken 
herhalde çok da şık olmadı” ifadesini kullandı. Arınç, “Medyada TRT dahil pek çok
mecranın kendisine talimatla kapatıldığını” söyledi.

Arınç, başkanlık tartışmalarından, çözüm sürecine; Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlık
görevlerinden istifasından, kendi siyaset hayatına ve basın özgürlüğüne kadar birçok
konuda değerlendirmelerde bulundu.

BBC Türkçe’den Rengin Arslan’ın sorularını yanıtlayan (17 Haziran 2016) Arınç’ın
açıkamaları şöyle: 

_Bugün Dolmabahçe Mutabakatı’ndaki fotoğrafta yer alan örneğin bir Yalçın Akdoğan’ın
olmadığı bir dönemdeyiz, böyle bir hükümet ile iş başında AKP. Siz bu geçmiş bir
yıldaki bu farkı nasıl görüyorsunuz? Barış süreci, çözüm süreci, farklı şekillerde
isimlendirilen, bu ortaklaşma süreci nasıl bitti ve hükümetin eksiklikleri oldu 
mu? Yapılabilecekler var mıydı?_

Çözüm süreci benim bildiğim 2009’dan beri, içinde bulunduğum için söyleyebilirim,
onun öncesinde ise Oslo görüşmeleriyle ilgili bir tartışma söz konusu olmuştu. Devletin
istihbarat elemanlarının, PKK’nın önde gelen birkaç lideriyle konuşma yaptıkları
söylendi. Bunlar da inkar edilmedi. Bir şekilde dışarıya verilmiş, deşifre edilmiş
ve bu şekilde insanlar; hükümetin, siyasi makamların değil belki ama esasen terörle
mücadeleyi kendine görev bilen bir istihbarat örgütünün ne yapılabilir diye bir 
nabız yokladığını biz de bilmiş olduk.

_Sizin haberiniz yok muydu?_

Oslo’daki görüşmelerden yoktu. Ben hükümette değildim o tarihte. Dışarıdan da öyle
bir duyum almamıştım.

Terör bir sonuç, onu meydana getiren sebepler var. O sebepleri ortadan kaldırdığınız
zaman terör de kendiliğinden bitecektir. Buradaki hedefimiz şuydu: silahlı terör
örgütünü, silahlarından arındırmak; eylem yapmaktan vazgeçirmek, sivil hayatın içine
dahil etmek ve terör örgütlerinin en büyük sermayesi olan dağa çıkan gençleri dağa
çıkmaktan vazgeçirmek ve dağdakileri de indirmek. Bütün bunlarla biz iyi niyetle
bir çözüm sürecine başlamıştık. Bu kademe kademe devam edecek, güven arttırıcı önlemler
diyebileceğimiz bazı tedbirlerle de sonuca ulaşabilecektik. Gerçekten de süreç geliştikçe
mesela terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan, yani şu an hükümlü olarak İmralı’da
bulunan kişinin giden gelenler marifetiyle olumlu mesajlar verdiğini, bu mesajların
belki birincisinin de 2013 Nevruz’unda okunan mesajdı. ‘Silahları bırakacaksınız,
ülkeyi terk edeceksiniz, bundan sonra fikir ve siyaset konuşsun’ dedi. Bizim de 
istediğimiz buydu. Sembolik bazı çıkışlar başladı ama örgüt hayır dedi ve kalmaya
devam etti.

**“Çözüm süreci bitmedi, buzdolabında”**

_Eğer ortada daha önce gelişmiş bir diyalog ve müzakere varsa bir masa tek taraf
tarafından zor devrilir. Bu anlamda soruyorum aslında, sizce hükümetin hiç mi kabahati
yok çözüm sürecinin bitişinde, bu çatışmalı sürecin tekrar başlamasında?_

Yani kabahatimiz yok diye söylüyorum, bunu bilerek de söylüyorum. Taktiksel bazı
yanlışlıklar belki yapılmış olabilir. Ama biz burada çok iyi niyetliydik. HDP ve
Kandil çok kötü niyetliydi. Bu çok açık. Her fırsatı kollayarak, bu büyük toplu 
terör olayları olmasa bile, bireysel olarak çok kötü işler yapıyorlardı. Bunların
bir kısmına belki çözüm süreci zarar görmesin diye göz yumuluyordu. Ama büyük bir
kısmı da adli olay olması sebebiyle müsaade edilmiyordu.

Ama bu süreçte bir kırılma noktası olarak; siz de söylediniz en son 28 Şubat’ta 
HDP’li milletvekilleriyle Yalçın Akdoğan, Mahir Ünal ve Efkan Ala’nın da birlikte
olduğu; sanırım Kamu Güvenliği Müsteşarının da olduğu bir toplantı yapıldı. Bu bir
mutabakat değildi. Burada anlaşılan şuydu: HDP, tarafı kendi düşüncelerini ortaya
koyacak, hükümet de ne yapılması gerektiği konusunda kendi düşüncesini ortaya koyacaktı.
Yoksa ortak bir metin üzerinde konuşulmuş ve anlaşılmış değildi.

Niyetimiz iyiydi ama devam etmedi. Bitti mi derseniz, bitmedi. Cumhurbaşkanı’nın
tabiriyle buzdolabında kaldı. Ne zaman biter, bu çatışmalar tek taraflı olarak silahlarını
bırakırlar, patlayıcılarını bırakırlar, Türkiye’den dışarı çıkarlar ve ta o başta
geldiğimiz noktaya bugün samimi olarak geldiklerini fiilen gösterirlerse o zaman
şüphesiz yeni bir süreç, yeni bir isimle yeni argümanlarla yeniden başlayabilir.
Terörün bitmesi için bence siyasi bir karara ihtiyaç var.

**“Başbakan Davutoğlu ile çözüm sürecini konuştuk”**

_Sizce o yöne doğru bir yönelim var mı? Binali Yıldırım’ın başbakanlığı ile de birlikte
yeni bir dönem açılacak mı, yoksa eskiden de Davutoğlu ile bir halihazırda bir çalışma
vardı ve devam eder mi?_

Yeni başbakanımız tabii Cumhurbaşkanımızın talimatlarının dışına çıkmaz veya kendi
görüşünü söylemeden önce, sayın Cumhurbaşkanımızın ne düşündüğünü öğrenmek ister.
Siz benimle bir konuşma yapıyorsunuz, ben de spontane olarak bildiklerimi size söylüyorum.
Ama benim yerimde sayın Binali Yıldırım otursaydı herhalde bu soruları alır, önce
sayın Cumhurbaşkanımızla konuşur, sonra size cevap vermeye gayret ederdi. Benim 
böyle bir becerim olmadığı için ben sizinle doğrudan doğruya konuşabiliyorum.

Onların ne düşündüğünü sayın Cumhurbaşkanımız hemen hemen her toplantıda söylüyor.
Bir imhadan bahsediyor. Terörle mücadelenin, teröristle mücadelenin bugünkü şekliyle
devam edeceğini söylüyor. Bir taraftan da bu silahları alırlar, gömerler, betonla
kaplarlarsa, ki bunu çok eskiden de söylerdi- o zaman tekrar belki bir şeyler olabilir
diyor. Benim farkım şurada ben 29 Ocak akşamı, Taha Akyol bey ile CNN Türk’te uzun
bir mülakat yaptım. O mülakatın bir yerinde de yarın sabahtan tezi yok bir süreç
başlamalıdır dedim. Çözüm süreci demeyelim artık. Çünkü çok tavsadı. Çok gücünden
kaybetti. Çok eleştirildi. Fakat bir siyasi ve toplumsal sonuca ulaşmak için bir
yola ihtiyacımız var, bir sürece ihtiyacımız var. Bu sürecin adı gerektiği zaman
konulur. Hiç önemli değil. Ben bunun ta o zaman ihtiyaç olduğunu düşünmüştüm, bugün
daha büyük ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Yani ben terörle mücadelede sonuca gitmek için mutlaka siyasi bir sürecin hemen 
başlaması gerektiğini düşünüyorum. Bunu paylaşan insanlar hükümette var mı, cumhurbaşkanlığında
var mı onu bilmem doğrusu. Kendileriyle bunu tartışma imkanımız olmadı. Sayın Başbakan
Ahmet Davutoğlu ile bu konuları görüşmüştük. O da pek çok konuda hak verdiğini ifade
etmişti. Hatta bir sözü vardır, “2013 şartlarına dönülürse niye olmasın” diye. Ama
sayın cumhurbaşkanımız herhalde bu sözü pek beğenmedi.

O şimdilik bu işin devam edeceğini ve silahlar gider ve üzerine beton dökülürse..
Bunu tek başına karşı taraftan bir vaat olarak almamız mümkün değil. Peki ben Türkiye’den
gideceğim? Silahları da bırakacağım, üstünü de gömeceğim. Sonra ne olacak, ben ne
olacağım, bu militanlar ne olacak? Türkiye’de ne olacak. Bunu da bilmeyi istiyorum.
Bunun da bir karşılık kontr garantisinin olması lazım derse buna siyaset kurumu 
karar verecek.

**Başkanlık: ‘Türkiye’de her meselenin önünü kapatan bir konu’**

_Türkiye’nin bir başka ana gündem maddesi başkanlık sistemi. Bu konuda siz çok uzun
zamandır açıklamalar yapıyorsunuz. Gündemde bu kadar hararetli olmadığı zamanlarda
da açıkyürekli açıklamalarınızı duymuştuk. Bugün Türkiye’nin gündemindeki bu kadar
merkezi bir tartışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?_

Başkanlık konusundaki tartışmalar yeni Anayasa’nın da önüne geçti. Maalesef Türkiye’de
her meselenin önünü kapatan bir konu haline geldi. Ekonomi konuşamıyorsunuz başkanlığı
konuşmaktan; Suriye’yi konuşamıyorsunuz, dış politikayı konuşamıyorsunuz, iç politikadaki
terörle mücadeleyi ve yeni süreci konuşamıyorsunuz. Ağzını açan herkes başkanlıktan
veya yarı başkanlıktan bahsetmeye başlıyor. Geldiğimiz noktada aslında bu konunun
hem parlamento içerisinde hem de referanduma götürülerek halkın bu konuda ne düşündüğünü
bilmemiz lazım. Çünkü her meselenin önünü tıkayan çok hayati meseleleri arka plana
atan bu tartışmalardan Türkiye’ye fayda yok, hayır yok. Bizim bu meseleyi gündemden
çıkarmamız lazım. Yalnız çıkarabilmemiz için, sayın Cumhurbaşkanımızın nasıl bir
sistem istediğini de bilmemiz lazım.

Mesela CHP nasıl bir başkanlık istiyorsunuz, getirin görüşelim dedi. E bu çok iyi
bir meydan okuma. Bunun karşılığının AK Parti tarafından işte böyle bir başkanlık
sistemi diyerek somutlaştırılması lazım. Şu anda somutlaşmış başkanlık yönetim modeli
olarak bir model elimizde yok. Anayasa profesörleri bile konuşuyor, 20 defa dinleyin,
ne dediğini anlamıyorsunuz. Ben anlamıyorum şahsen.

**‘Başkanlık Made in RTE olsun’**

_Sizce Erdoğan ne istiyor peki? Çünkü başkanlık mevzusu sayın Cumhurbaşkanının Türkiye’nin
gündeminde öncelikli sıralara yerleştirdiği bir konu oldu. Sizce Erdoğan neden ve
nasıl bir başkanlık sistemi istiyor?_

Erdoğan yapısı itibariyle sözünü dinletebileceği, bütün karar mekanizmalarında tek
başına müessir olabileceği, yapacağı çalışmaların önüne çok engelin çıkmayacağı 
bir başkanlık sistemi arzu ediyor.

Benim şahsen şu anki düşüncem şu: Bir, iyi bir model üzerinde AK Parti elinde varsa
hemen elinde yoksa üç-beş gün içerisinde bir taslağı –ama Cumhurbaşkanımızın okeyini
aldıktan sonra, arada başka şeyler çıkmasın diye bunu söylüyorum; ben öyle dememiştim,
siz böyle çıkardınız demesin diye söylüyorum; yani “Made in RTE” taşıyan ama AK 
Parti’nin ismiyle Meclis’e gelecek olan bir örnek çıksın. Bu örneği parlamentodaki
partilerin önce genel başkanlarıyla sonra kendileriyle ne diyorsunuz diye konuşulsun.
Bir ay sonra da arkadaş biz bunda varız veya yokuz derselerse bence 316 milletvekilinin
imzasıyla o modeli versinler. Parlamentodan çıkacak duruma bakalım. 331 ile kabul
edildi diyelim, hemen millete gideriz. 330’un altında kaldık diyelim üstünü örteriz.
Bu iş Türkiye’nin gündeminden bir şekilde çıkması lazım.

_Sayın Davutoğlu’nun istifası beklenen bir istifa değildi. Kendisi de açıklamasında,
burada kendi isteğimle istifa ediyor değilim, diye konuşmasında da zaten ifade etti.
Siz kurucusu olduğunuz partinin geçtiği bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu
süreçler nasıl yaşanır AKP’de. Bu sefer ne olmuştur sizce?_

Biz 2001 14 Ağustos’ta partiyi kurarken doğrusu bu tür geçişlerin olacağını düşünmemiştik.
Ama ben mesela ben o tarihte, ileride meclis başkanı olacağımı hiç düşünmemiştim.
Yani süreç içerisinde karşılaştığımız olaylardır. Bunlardan üzüldüklerimiz vardır,
iftihar ettiklerimiz, sevindiklerimiz vardır.

Şimdi sayın cumhurbaşkanımız 10 Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanı oldu. Partiye bir 
genel başkan gerekti ve o genel başkan ve aynı zamanda başbakan olacak. İstişareler
yapıldı, yapıldığı söylendi. Benimle de konuşuldu. Sonunda sayın Davutoğlu’nu bizzat
sayın Erdoğan genel başkan adayımız olarak açıkladı.

**‘Bir insanın onuru vardır, haysiyeti vardır’**

Son güne kadar yanında başbakan yardımcısı olarak, hükümet sözcüsü olarak yanında
çalışmış bir insanım. Fakat günün birinde işte bu troller, troliçeler ortaya bir
şeyler atmaya başladılar. Ahlak sınırlarını aşan, terbiyesizce, sayın Davutoğlu’nu
itham eden pelikan, penguen her neyse dosyaları açıklanmaya başlandı. Biz bunların
hiçbirine ihtimal vermedik. Ama sayın başbakan bir akşam köşke gitti ve dönüşünde
bana ‘Allahaısmarladık’ dedi ve hepimiz şaşırdık. Yani böyle bir şey Türk siyasi
tarihinde hiç rastlanmamıştır, bizim çizgimizde de hiç olmadı bu. Yani bir sebep
olması lazım. Bir insan bu kadar başarılı olduktan sonra ‘Ben gidiyorum, Allahaısmarladık’
demez.

_Nedir sebebi sizce?_

Burada iki büyük engelimiz var. Sayın başbakan sebepleri kendisi söylememiştir, 
hatta üzerini örtmüştür. Sayın Cumhurbaşkanımıza bağlılık yeminleri yapmıştır, onun
namusunu, ailesinin namusunu kendi namusu bilmiştir, onun hukukunu koruyacağını 
söylemiştir

Bizim de söyleyebileceğimiz sayın Davutoğlu’nun gelişi ne kadar şık ve iyi olduysa,
hepimizin gönlünden geçen olduysa; giderken herhalde çok da şık olmadı. Hiç alışık
olmadığımız bir vefasızlık örneği oldu. Bir de bir insanın onuru vardır, haysiyeti
vardır. Git denince veya gitmelisin deyince; kongreyi yap, şuna devret denince bu
hoş bir şey değil. Çevresine nasıl anlatacak bunu, ailesine nasıl anlatacak, kendisine
dönüp nasıl anlatacak, biz dava arkadaşlarına nasıl anlatacak; herhalde onun altında
ezildiğini düşünüyorum. Keşke bir açık kapı bıraksaydı, bir işaret gösterseydi ve
bunun üzerine Türkiye’de ve parti içerisinde de olumlu bir sorgulama olabilirdi.
Yine Tayyip Erdoğan sevgisi devam ederdi, yine AK Parti’nin bütünlüğü devam ederdi,
ama şimdi insanlar kendilerine soruyorlar bu iş neden böyle oldu diye. Onlar da 
izah etmekte zorlanıyorlar.

**‘Biz muhalif bir hareket değiliz’**

_Az önce başka bir konuda konuşurken sayın Davutoğlu ile o sırada haberleştiğinizi
söylediniz. Yeni başbakan ile böyle bir diyaloğunuz oldu mu, olacak mı sizce?_

Hayır sadece kendisine başarılar diledim. Ama bu konularda bir görüşmemiz olmadı
ama arzu ederlerse görüşebiliriz tabii.

_AKP içinde davaya halel gelmesin, zarar gelmesin duygusunun çok güçlü olduğunu 
sadece gazeteciler değil kamuoyu da yakından görüyor. Siz bu süreçlerde, Gezi eylemleri
oldu, 17-25 Aralık süreçleri oldu, dışarıya yansımasa bile, parti içerisinde eleştirilerinizi
dile getirdiniz mi?_

Çok fazlasıyla. Bunu herkes bilir aslında. Biz her gün mikrofonların önünde onu 
bunu eleştirecek, ona buna muhalefet edecek insanlar değiliz. Öncelikle ben bir 
milletvekiliyim. Milletvekillerinin bir grubu var. İkincisi bakanım, bakanlar kurulu
var. Üçüncüsü başbakan ile cumhurbaşkanı ile görüşme imkanım var. Bunların hepsini
değerlendirmem lazım. Biz dışarıdaki bir insan değiliz. Şu anda dışarıdaki bir insanım.
Onun şartları farklı. Ama geçmişte bakanlar kurulunda da, cumhurbaşkanı olduktan
sonra da diğer bütün zeminlerde de benim bildiğim ve doğruluğuna tanık olduğum olaylar
konusunda onların görüşlerinin tamamen dışında, onların görüşlerinin tamamen dışında,
onları eleştiren konuşmalar yaptığımı herkes bilir.

Mesela benim orada bir sözüm, “eskiden bizdik şimdi ben olduk” sözü aslında çok 
şey konuşur. Ben çünkü partiyi kuranlardan birisiyim.

Biz o zaman 10 tane başbakan adayı çıkarın deseler çıkarırdık ama içimizde eşitler
arasında birinciyi de ön plana koyardık. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın genel başkan
olması, başbakan olması eşitler arasında onu birinci gördüğümüz için olmuştur. Yoksa
Allah’ın özel olarak gönderdiği, tek başına her şeyi ifade eden, herkesten daha 
güçlü, herkesten daha akıllı, herkesten daha bilgili, herkesten daha sorgulanmayan
bir insan olarak kendisini görmedik.

Şimdi tek adam deniliyorsa, bizde tek adam modeli yok. Bir insan nihayetinde insandır,
beşerdir, bizim kendimize örnek aldıklarımız her zaman yanındaki arkadaşlarıyla,
ekibiyle kadrosuyla istişare eden görüşlerini onlarla paylaşan, hatta onların verdiği
kararları uygulayan bir anlayıştır. Bundan bir vazgeçme veya uzaklaşma olduysa biz
bunları zaman zaman dile getirmişizdir.

_Turgut Özal Üniversitesi’nde yapacağınız çalıştayın engellenmesine ilişkin bir 
açıklama “Aktif siyasete ara verdiğim bu dönemde” diye başladınız açıklamanıza. 
Geri mi dönüyorsunuz, aktif siyasette sizi görecek miyiz tekrar?_

Bugün biz muhalif bir hareket değiliz. Bizim damarımızda muhaliflik yok. Eleştiri
var. Doğruyu göstermek var. Mutlak doğruyu Allah bilir. Ben kendi doğrumu söylüyorum.
Siz de bana kendi doğrunuzu söylersiniz. Ben sana söylüyorum aslında. Eskiden İslam
sosyologları öyle demişler. Benim söylediğim doğrudur. Ama yanlış olma ihtimali 
vardır. Sen konuş, bana göre söylediğin yanlış ama doğru da olabilir. O zaman ben
konuşayım sen dinle. Sen konuş ben dinleyeyim.

_Ergenekon, KCK, Odatv gibi başlıklarda Türkiye’nin büyük davalarında gazetecilerin
de yargılandığı ve hapiste olduğu dönemler oldu. O zaman “Türkiye’de basın özgürlüğü
vardır”, onların yargılanmalarının sebepleri başka kanunlardır gibi açıklamalarınızı
yakinen hatırlıyoruz. Buradan geriye baktığınızda fikrinizde bir değişiklik olmuş
mudur?_

Geldiğimiz nokta çok olumlu değil. Bunu göğsümü gere gere anlatacak, savunacak bir
noktada değilim. Ben beş buçuk yıl basından, medyadan sorumlu olarak çalıştım. Kendime
göre iyi işler yaptım, doğru işler yaptım.

Fakat bu sizin sözünü ettiğiniz, söylediğiniz ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü
konusunda iki sıkıntımız vardı. Bir, terörle mücadele kanunundan kaynaklanan. Örneğin
Freedom House geliyor, CPJ (Gazetecileri Koruma Komitesi) geliyor, efenim bizim 
kayıtlarımıza göre sizde diyelim ki 39 veya 49 kişi tutuklu veya hükümlü. Biz de
dönüp bakıyoruz, basın mesleğinde çalışır da çalışma hayatını gazetecilik üzerine
yapan insan görünmüyor. Nerden kaynaklanıyor bu? İsimleri verirlerdi bize, bakardık,
adam gazeteci olarak yazdırmış ama banka soymaktan hükümlü. Sıfatı gazeteci suçu
terör örgütünün propagandasını yapmak. O zaman propaganda suçtu. Adam gazeteci yazdırmış
kendisini ama terör örgütüne mali finansman sağlamış veya da patlayıcı getirmiş.

O zaman dönerdik dostlarımıza bunların suçları, terörle mücadele kanunundan kaynaklanıyor,
dolayısıyla bu basın mesleği veya çalışma hayatıyla veya gazetecilik faaliyetleri
üzerine inşa edilebilecek suçlar değil. Bizde bir terörle mücadele kanunu var. Teşekkür
ederiz, anladık derlerdi. Bunu bozan iki şey oldu. Ahmet Şık ve Nedim Şener. İddianame
öyleydi. Kitap yazmışlar, basılmadan el konmuş. O kitaplarıyla terör örgütüne yardım
ve yataklık gibi bir suçlama.

Fakat sonradan günümüzde daha çok Can Dündar ve Erdem Gül ile başladı. Daha sonra
başka gazeteciler Hidayet Karaca ve Ekrem Dumanlı vs ama iddianamelerine bakarsanız,
gizli sırları ifşadan, devlete zarar veren faaliyetlerden ve casusluktan bahseden
garip, inanılması mümkün olmayan birtakım iddianameler yazılmaya başlandı. Bunu 
zannediyorum paralel devlet yapılanmasıyla mücadele kapsamında bir gizli silahlı
terör örgütü kapsamına sokabilecek faaliyetler olarak görüyor savcılar. Böyle dava
açıyor. İddianamede suçlamalar korkunç. Bir de tutukluyorlar. Ondan sonra içeriden
çıkmak da çok uzun yıllar alıyor.

**“TRT’den uzaklaştırılmam talimatla yapıldı”**
 Yine son açıklamanızdan, “Hoşa 
gitmeyen gerçekleri duymama ve duyurmama adına izlenen bu anti demokratik yol baskı
rejimlerinin yoludur ve tarih kitapları bu yolcuların hazin sonlarıyla doludur” 
demiştiniz. Türkiye sizce bu kadar dramatik bir baskı rejimi yolunda mı, onun içine
girdi mi, o yol çoktan bitti mi çoktan?

Bunlar eleştiriler. Dramatik bir baskı rejimi sözünü ben söyleyemem. Bununla kendimizi
inkar etmiş oluruz. Ya da AK Parti iktidarını doğrudan suçlamış olurum. Bunu yapacaksa
başkaları yapsın. Her şey ortada. Bütün veriler ortada. Bir kısmı buna doğru diyebilir.
Bir kısmı o kadar da değil diyebilir. Bir kısmı Türkiye demokratik bir ülke ve bütün
şartlarıyla devam ediyor diyebilir. Ben diyeceklerimi belki farklı bir kapsamda 
konuşmak isterim. Bir defa benim bazı özel televizyonlardan, başta TRT’den hemen
hemen iki seneden beri uzaklaştırılmış olmamamın birilerinin talimatıyla yapıldığını
çok iyi biliyorum. Üniversiteler özgür alanlar. Ben gerçekten üniversite gençliğini
çok seviyorum. Kendi gençliğimi orada görüyorum. Bütün üniversitelerden bize öğrenci
topluluklarından davet geldi.

Yine benim kötü bir huyum var. Sorulara bildiğim kadarıyla ve dürüst cevaplar veriyorum.
Falan yere filan yere bakıp, sorup edip, efendim ne buyurursunuz, ne söylemem gerek
filan demiyorum. Bu söylediklerim yine birilerini rahatsız etti. Birileri adına 
durumdan vazife çıkaranları rahatsız etti. Bu kez neredeyse gününü koyduğumuz üniversite
toplantıları iptal edildi.

_Kimdir birileri?_

Yani çok malum şeyler bunlar. Çok malum. Sokağa çıksanız sahibini sorsanız o bile
söyler ama beni mazur görün. Mani oluyor halimi takrire hicabım.

Peki sizce AKP’nin bir muhalefete ihtiyacı var mı? Kurucu kadrolarından çok fazla
kişi üçüncü dönem, başka sebeplerle, çok da önemli bir birikim bir yandan, bugün
parti içerisinde değil, kademelerde değil, hükümette değil. Sizce böyle bir muhalefete
ihtiyaç var mı?

Buna halk karar verir. Kendi konumumu söyleyeyim. Biz toplumda bilinen insanlarız.
Bana AK Parti’nin vicdanı dediler, eyvallah dedim. Dürüst adamdır dediler, eyvallah
dedim. Korkmaz, bildiğini doğrudan söyler dediler. Bunlar bana göre güzel meziyetler.
Bunu vatandaş bana vermişse, ben de alır şerefle taşırım. Bu bir tarafa. Ama ben
bu partinin kurucusuyum. Bu parti benim kucaklarımda yetişti. Parlamentodan grup
başkanıydım. Yani Tayyip Erdoğan milletvekili değilken ben bu partiyi orada temsil
ettim.

**“AK Parti’de işlerin iyi gitmediğini düşünenler varsa…”**

14 sene millete çok büyük hizmetler yaptık. Bunun en azından 2011 seçimlerine kadar
olan bölümü sayın Erdoğan’ın mükemmel bir başbakanlığıdır. Türkiye içeride ve dışarıda
çok mesafe kat etmiştir. Sonra yaşadığımız başka olaylar var. Ben bu partim varken,
beni dışlayanlar olsa bile, seni kuruculuktan çıkardık diyenler olsa bile, kongreye
davet ederken sıfatlarımı ihmal etmiş olsalar bile, hâlâ birtakım trol ve troliçelerin
arkasında durarak, ceplerine para koyarak üzerimize saldırtsalar bile ben yine AK
Parti’deyim.

Bir deyiş vardır. Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin. Bizim gidecek başka
bir diyarımız yok. Biz gidemeyenlerdeniz. AK Parti’nin iyi olmasını isteriz. Cumhurbaşkanı’nın
iyi olmasını, başarılı olmasını isteriz. 40 yıllık arkadaşımız. Ama eğer kötü giden
bir şey varsa, biz onlara yapmayın etmeyin, şu daha doğrudur deme hakkımızın da 
olmasını isteriz. Bunu şu an çok fazla bulamıyoruz.

Ama ben şu an partimin zararına olabilecek hiçbir şeyin içerisinde olamam. Kimse
bize bir muhalif hareket olarak, yeni bir parti kuracaklar gözüyle bakmasınlar. 
Onlar bizim başka tarafa bakmayacağımızı çok iyi bilirler. Ama bundan istifade ederek
de sürekli bizi yok etmeye, küçültmeye, basit ve aciz görmeye hatta, pelikanlı penguenli
şeylerle aşağılıkça iftiralarla suçlamaya kalkarlarsa tepemizi attırmasınlar. Söyleyeceğimiz
o. Fakat siyaset boşluk kabul etmez. Bugün AK Parti’de işlerin iyi gitmediğini düşünenler
varsa, artık bu partiden Türkiye’ye hayır gelmez, ben buna oy vermem diyenler varsa,
çareyi çözümü onlar bulurlar. Su akacağı yolu mutlaka bulur.

Biz 2001’de kurulduğumuzda biçim için çok uygun bir zemin vardı. Siyaset dip yapmıştı.
Mevcut partilerin hiçbirisini millet istemiyordu. Zaten hepsini parlamento dışında
bıraktı. Biz güzel bir tablo koyduk önlerine. Güzel bir fotoğraf tablosu. Tayyip
bey var, Abdullah Gül bey var, ben varım, o var, bu var. Millet bizim fotoğrafımızı
beğendi. Süleyman Demirel’in aile fotoğrafında kim varsa, millet onları reddetti.
Ama AK Parti’nin aile fotoğraf tablosunda kim varsa millet onları kabul etti.

Bu AK Parti’nin başarıları tek başına Recep Tayyip Erdoğan’ın başarıları değildir.
Sayın Bekir Bozdağ’ın da kulağını çınlatalım. Bu parti Tayyip’in partisi değildir.
Bu parti milletin bize bir emanetidir, hepimizin partisidir. Bir kişinin şahsi mameleki
haline getirilemez.
