# Davutoğlu yeni planlarını anlattı

- Bağlantı: https://www.borsatek.com/davutoglu-yeni-planlarini-anlatti-12529h/
- Yayımlanma: 2016-06-19T15:55:39+03:00
- Yazar: Haber Merkezi

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının ardından Başbakan olarak atanan ve 1 Kasım
2015 seçiminde aldığı yüzde 49,5’lik oya ve parlamentoda elde edilen mutlak çoğunluğa
rağmen parti içindeki kriz sonrası 22 Mayıs’ta AKP Genel Başkanlığı ve Başbakanlık
koltuklarına veda eden Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, 1 ay aranın ardından ilk kez açıklamalarda
bulundu. Görevinden ayrıldıktan sonra günlerinin daha kontrollü geçtiğini belirten
Davutoğlu, “İrademi kullanmanın mutluluğunu hissediyorum. Hâlâ siyasetin içindeyim.
Kopmadım. Hiçbir şevk kaybı hissetmiyorum” dedi. “Medeniyetler ve Şehirler” adlı
kitabını çıkaran Başbakan Davutoğlu, İstanbul’daki yapılaşmayla ilgili yaptığı değerlendirmede,“
Başbakanlığım döneminde hemen hemen her konuşmamda, bizim dönem de dahil olmak üzere
İstanbul’un tarihi dokusunun tarumar edilmesine isyan ettim” diye konuştu. 

Davutoğlu, Üniversite hocalığına geri dönüp dönmeyeceği ile ilgili bir soruya, “
Ben hocalığı hiç terk etmedim. “Üniversite de ders vermeyi düşünüyorum. Öğrencilerden
çok sayıda mesaj alıyorum, akademik hayata dönmemi istiyorlar” yanıtını verdi.

Habertürk’ten Kübra Par’ın sorularını yanıtlayan (19 Haziran 2016) Davutoğlu’nun
açıklamalarından bazı bölümler şöyle:

Başbakanlık’tan ayrıldıktan çok kısa süre sonra yeni kitabınız çıktı. 1-2 hafta 
içinde mi yazdınız yoksa!

2002 yılında başdanışman olduğumda 4-5 kitap projem vardı. Hayatımın akışı değişince
o projelerin çoğu kaldı. Osmanlı tarihinin nasıl oku­nacağına dair bir çalışmam 
vardı. Tarihi Derinlik adını vereceğim kitabıma mukaddime gibi ola­caktı. Bir bölümü
şehir ve medeniyet üzerineydi. Baktım çok iyi seyreden bir bölüm oldu, ayrı bir 
kitap olarak yayımlamaya karar verdim. Bu kita­bın yüzde 80’ini uçakta yazdım. İlk
bölümdeki şehirlerle tanışma hikâyelerimi son 4 ay içinde yazdım. Teorik kısmı çok
önceye dayanıyor

Başbakan olmamak nasıl bir duyguymuş? Siyasetin zirvesindeyken şimdi sade bir milletvekilisiniz.
Boşluk hissediyor musunuz?

Herhangi bir vazifeyi ya da mesleği hayatınızın esası kabul ederseniz, ayrılınca
boşluğa düşersiniz. Ama hayatınızın esasını anlam dünyanıza oturtmuşsanız, meslek
ve makam sadece o anlam dünyasının bir parçasıysa, öyle hissetmezsiniz. İnsanoğlunun
varoluşsal anlamda en önemli anları, bitiş ve başlangıcın buluştuğu anlardır. 22
Mayıs kongresi sonrası bitişle başlangıcın kesiştiği noktadaydım. Hâlâ siyasetin
içindeyim. Kopmadım. Hiçbir şevk kaybı hissetmiyorum. Çok yoğun bir devlet temposu
vardı. Bir tek o anlamda yoğunluğum azaldı. Hayatta en güçlü insan kendisiyle barışık
olandır.

Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?

Kontrollü. İrademi kullanmanın mutluluğunu hissediyorum. Kendi programımı yapıyorum.
Sahurdan sonra uzun süre okuyorum, yazıyorum. Başbakanlığı bıraktığımdan bu yana
öğleden sonraki tüm mesaim kabullerle geçiyor. İstanbul’a geldiğimde öğrencilerimle
buluşuyorum. Aileme daha fazla vakit ayırıyorum. Sare Hanım, Mehmet ve Hacer ile
evde derse başladık.

Ne dersi?

Hayat dersi gibi. Hacer, kendi yazdıklarını okuyor. Mehmet, yaşadıklarını aktarıyor.
Bugünlerde daha çok ramazan üzerine sohbet ediyoruz. Buna vakit bulabilmek o kadar
güzel ki!

Yeni durumu evdekiler nasıl karşıladı?

Ayrıldığım gecenin sabahı küçük kızım Hacer bir metin getirdi. “9 sene önce Ankara’ya
geldiğimizde babamın ‘Her şeye alışabilirsiniz ama bu makamlara alışmayacaksınız’
demesinin sebebini şimdi anlayabiliyorum” diye yazmış. Hacer, mekâna parçası gibi
bakar. İstanbul’dan ayrılmaktan hiç memnun olmamıştı. Ama Ankara’da çok sevdiği 
mekânlar ve dostluklar edindi. Şimdi bu ayrılık hüznü dışında son derece memnun,
onunla daha fazla vakit geçirmemden mutlu oluyor.

Olup bitene Sare Hanım ne diyor?

Bu onun da yaptığı bir görevdi. Onurla yapıyordu ama zorlanıyordu. Şimdi doğal hayatımıza
dönmüş olmanın rahatlığı var. Hastalarına daha çok vakit ayırabilecek. Ama şu sıralar
yeni bir ev kurmanın telaşı içinde. Bu kararı 5 Mayıs’ta aldım. Bir anda hayatımızın
bütün parametreleri değişti. Sare Hanım’a “Bir an önce konutu boşaltıp kendi evimize
taşınmalıyız” dedim. Süratle bir ev buldu, döşedi. 1 ay olmadan, ilginç bir tesadüfle
7 Haziran’da, yani seçimin yıldönümünde Başbakanlık Konutu’ndan ayrıldık. Sare Hanım
daha yaşananları tam olarak fark etmedi. O günden beri koşturuyor.

Günleriniz daha çok nerede geçiyor? İstanbul ağırlık kazandı mı?

Görevden ayrılmanın getirdiği doğal bir akış vardı. 22 Mayıs’a kadar görevimi sürdürdüm.
22 Mayıs’tan sonra Ankara’da biriktirdiğim kitaplarımı taşıma telaşı oldu. Çok sayıda
ziyarete gelenler oldu. Geçen hafta itibarıyla İstanbul’a döndüm. Bundan sonra hayatımın
genel akışı İstanbul’da olacak. Meclis faaliyetlerinin gerektirdiği ölçüde haftada
1-2 gün Ankara’ya gideceğim.

Hocalığa geri dönecek misiniz?

Ben hocalığı hiç terk etmedim. Ankara’da da o havayı tattığım bir atmosfer vardı.
Çok az insana nasip olan bir tarihi şans bana nasip oldu. Yoğun bir teorik birikimden
sonra devlet pratiği birikimim oldu. Bu tecrübeyi anlayan bir grup öğrenciyle çalışmalar
yapmayı düşünüyorum. Yetişmiş öğretim üyelerinden ve devlet hayatında pratik tecrübe
kazanmış arkadaşlardan oluşan özel bir grupla tecrübeler ışığında ülke ve millet
olarak yaşadığımız sorunların çözümüne yönelmeyi, açılım ihtiyacı duyulan temel 
konularla ilgili fikri temrinler yapmayı istiyorum. Üniversite de ders vermeyi düşünüyorum.
Öğrencilerden çok sayıda mesaj alıyorum, akademik hayata dönmemi istiyorlar.

Kitabınızda “Şehirler medeniyet idraklerinin mekâna yansıyan formlarıdır. Medeniyetleri
kuran parametrelerin tarihi, siyasi ve sosyal zemindeki tezahürleri şehirlerde ortaya
çıkar” diyorsunuz. Medeniyetler ve şehirler arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

İstanbul’da yetişmiş olmak, insana böyle bir kitap için yeterli idrak ve algı veriyor.
Bu yüzden kitapta da “İstanbul benim hocam­dır” diyorum. Çocukluğumdan beri şehir
ve medeniyet arasındaki irtibatı yaşaya­rak gördüm. İstanbul Lisesi’nde yatılı oku­dum.
Çarşamba günleri 2 saat dışarı çıkma iznimiz olurdu. Gülhane Parkı’na giderdim. 
Topkapı Sarayı’nı ve Boğaz’ı seyrederek bir şeyler okurdum. Boğaziçi Üniversite­si’ne
girdiğimde sığındığım gizli yerler vardı. Rumeli Hisarı’nın dibinde, Aşiyan kapısının
tam karşısına geçerdim. Oradaki bir kavu­ğun üzerinde saatlerce okur ve yazardım.
Bunlar bir biri­kim oluşturdu. Köklü bir kül­türün parçası olduğunuzu idrak edince
önünüze soru­lar geliyor. “Medeniyetler mi şehirleri doğurmuştur, şehir­ler mi medeniyetleri
doğur­muştur?” sorusu çok tartışılır mesela. Ben ikisinin de oldu­ğunu göstermeye
çalıştım. Medeniyet kuran şehirler var. Roma, Medine ve kısmen Atina gibi… Medine
şehri Hz. Pey­gamber tarafından dönüştürü­lüp kurulduğunda İslam medeniyeti doğdu.
Sonrasında her İslam şehri Medine’ye ben­zedi. Eksen şehirler oluştu. Bir de medeniyetin
kurduğu şehirler var. Bağdat, Abbasi Halifesi tara­fından fermanla kuruldu. Göçle
ya da kültürel etkileşimle aktarı­lan şehirler var. Buhara, Konya, Üsküp 3 ayrı 
şehir ama sokak­larına girdiğinizde aynı şeyi hissediyorsunuz. Medeniyet tarafından
tasfiye edilen şehirler var. İskender çok sayıda şehir kuruyor ama Persapolis’i 
yıkıyor. Hayali şehir haline dönüşen şehirler de var. Sela­nik, Cordoba gibi… Marakeş,
medeniyetin coğrafyayla bütünleştiği yerdir. Timbuktu’ya gittiğimde Büyük Sahra’nın
ortasındaki o şehrin Marakeş’le nasıl bir hat oluşturduğunu gördüm. Jeokültürel 
Kuşaklar üzerinde şehirleri anlattığım yerler de oldu. Şehri keşfeden kendini de
keşfeder…

Kitapta sıklıkla “Ben idraki” kavramından söz ediyorsunuz…

Ben idraki benim doktora tezimden itibaren siyasal ve tarihi bilinci oluşturan temel
idrak olarak geliştirdiğim bir kavramdır. Kastettiğim insanın varoluşuyla ilgili
idrakinin bir medeniyet formuna dönüşmesi. Mesela neden Roma ve Medine iki idrakin
ürünü? Biri neden görkemli ve insanı ezen bir haşmetken, diğeri mütevazı ama tevazünün
içinde görkeme sahip? İnsanoğlunun hayata bakışıyla şehirlerin oluşumu arasında 
bir irtibat var. Elhamra’da o güzel sarayın her bir köşesinde niye “La galibe illallah”
ifadesi yerleştirilmiştir? Bu bir idraktir. “Allah’tan başka galip yoktur”. Yani“
Sakın ola ki bu sarayda bu görkemin sana ait olduğunu zannetme” diyor. İşte bu bir
idraktir. Ben idraki dediğimde insanın varoluşuyla ilgili idrakinden söz ediyorum.

Medeniyetlerin ‘ben idraki’nden kastım da medeniyet kurucu o idrakin oluşumudur.
Mekke’den Medine’ye giden insanlar çok eğitim almış, büyük tarihi tecrübelerden 
geçmiş değildi. Sıradan insanlardı ama öyle bir idraki taşıyorlardı ki önce Medine’yi
kurdular. Sonra Medine’yi örnek alan Kaşgar’dan Kurtuba’ya kadar bütün şehirlerin
idrakini dokudular. Ya da Makedonya’dan İskender’le yola çıkanlar Pers medeniyetinden
daha az birikime sahiptiler. Ama öyle bir serüven yaşadılar ki bugün bile adı İskender’le
anılan şehirleri tespih tanesi gibi dizdiler. Bu bizim için de geçerliydi. Konya’da
doğduğum için orayı ruhumun parçası olarak görürüm. Buhara’da ya da Saraybosna’da
da Konya’nın havasını alırım. İşte bütün bu görünenin arkasındaki idrak ne? Bütün
akademik çalışmalarımda bunu sorguladım. Bu da beni “medeniyetlerin ben idraki” 
çalışmasına götürdü. Kendinizi nasıl idrak ettiğiniz ile dışarıda şehri nasıl inşa
edeceğiniz arasında bir ilişki var…

 

“Başbakanlığım döneminde de İstanbul’un tarumar edilmesine isyan ettim”

 

Yurtdışında ilk gittiğiniz şehir Londra’ymış. Ne hissetmiştiniz?

Romanlardan ve İstanbul Lisesi’nde okuduğum Batı klasiklerinden dolayı Batı kültürüne
aşinalığım vardı. Londra ilk göz ağrım olarak beni hâlâ etkiler. Piccadilly Circus’u
Taksim Meydanı’yla karşılaştırırım. Londra İstanbul’a göre daha mekanik, daha düzenlidir
ama İstanbul kadar insanı kuşatmaz. Çocukluğum Fatih, Fener ve Balat’ta geçti. Kilise,
havra, camii bir aradaydı. Asırlardan beri oraya gelen rüzgarın kültür ahengini 
hissederdim. Londra bana çok tek tip geldi. Bir şehrin, şehir sınavından geçmesi
için 1000 yılı devirmesi lazım. Londra, İstanbul’a göre çok yeni bir şehir.

Ama 1830’lardan beri açık olan bir şemsiye dükkânını görünce etkilenmiş, İstanbul’un
tarumar edilen şehir geleneği için hüzünlenmiştim diyorsunuz…

Kökleri yeni olan ama geleneği koruyan Londra ile kökleri derin olan ama geleneği
tasfiye ederek büyümeye çalışan İstanbul arasındaki zıtlık bana ızdırap vermişti.

Peki, İstanbul’un bu tarumarından kimler sorumlu?

İstanbul’da geçmişten bu yana kadim bir şehir geleneği var. Fatih Sultan Mehmet’ten
itibaren başlayan, özellikle Mimar Sinan’la şekillenen kadim bir mimarisi var. 19
yüzyıl’da akslara doğru yayılmaya başladı ama o dönem de belli bir uyum içinde gelişti.
Ne var ki İstanbul’un modernite ile karşılaşması esnasında modern bir şehir yaratmak
adına köklü şehrimize hoyratça davrandık. Bu tek bir dönemde olmadı. Cumhuriyetin
ilk yıllarında vakıf eserlerinin depolara, ahırlara koyulmasından başlayan, yüzlerce
caminin, sebilin, medresenin, külliyenin başka amaçlarla kullanılıp, tahrip edildiği
bir dönem var. Modernite adına Vatan ve Millet caddelerinin açılması esnasında kaybettiğimiz
eserler var. İstanbul gibi organik bir şehri Paris gibi mekanik bir şehre dönüştürmeye
çalıştığınızda organik hayat yok oluyor.   Şimdi ise İstanbul, moderniteden küreselleşmeye
geçme aşamasında. Köklü ve kadim tarihe sahip olan, moderniteyle yüzleşmiş ve tahribatını
görmüş olan, küresel bir şehir olma iddiası taşıyan yegane şehir İstanbul’dur. Bu
üçünün aynı anda gerçekleşmesi İstanbul için çok ağır bir yük. Başbakanlığım döneminde
hemen hemen her konuşmamda, bizim dönem de dahil olmak üzere İstanbul’un tarihi 
dokusunun tarumar edilmesine isyan ettim. Başbakan olarak bu konuda toplumsal duyarlılık
oluşturmaya çalıştım. Önüme gelen her projede belediye başkanlarına İstanbul’un 
ne kadar korunduğunu sordum. Özellikle “Tarihi İstanbul’da, Eyüp, Üsküdar ve Galata’da
tek bir taş oynayacaksa haberimiz olacak” dedim. Yeni teknolojiler aldatıcı olabiliyor.
Animasyon ile bir proje getiriyorlar ama o hayal dünyasının tarihi dokuya oturtulması
esnasında doğabilecek faciayı düşünmüyorlar. İktidarımızın ilk yıllarında Haydarpaşa’ya
yedi gökdelen projesi getirdiler. Güya İstanbul’un yedi tepesiyle anoloji kuruyor.
O projeye karşı çıkmıştım. Mimari olarak yaratıcı gelebilir ama Marmara’dan ya da
Karadeniz’den tarihi yarımadaya gelirken Süleymaniye’yi, Ayasofya’yı o tarihi silüeti
ezen her şey İstanbul’a zulümdür. İstanbul küreselleşmeyi tarihi dokuya zarar vermeyecek
bir hattın dışında gerçekleştirmelidir. Ben hep bunu savundum. Maslak bile bana 
şehre çok yakın gelmişti. İstanbul’un gerek Kocaeli gerekse Tekirdağ hattında gelişebileceği
alanlar vardı. Bunu yapmak yerine şehrin yakınında tarihi dokuya hançer gibi saplanan
Gök Kafes, 16-9 gibi projeler yapıldı. Tek başına ele alındığında fonksiyonel ve
faydalı görünen bu projeler o topografyanın içinde zulme dönüşüyor. Başbakanlığım
döneminde bu konuya hep eleştirel yaklaştım. İstanbul çok hızlı gelişen bir şehir.
Bu şehrin ihtiyaçlarına cevap verirken ama dokusunu kaybetmesine izin vermemenin
yolunu bulmalıyız.

Bir gençlik konferansı vesilesiyle 6 büyük şehri dolaşmışsınız. New York, Kudüs,
Roma, Delhi, Katmandu, Pekin… Nasıl bir maceraydı?

O zamanlar Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyordum. Salih Tuğ Hoca İlahiyat
Fakültesi dekanıydı. Karşılaştırmalı dinler konferansı gibi bir toplantı tertip 
edilmişti. Benim de katılmamı istediler. 24 yaşındaydım. Konferanslar gittiğimiz
şehirlerin dini ve kültürel yapısıyla ilgiliydi. O dönemde gençlik konferansı teklifi
geldi. 4 ay dinler tarihi ile ilgili bütün klasikleri okudum. İlk olarak Taoizm’in
en temel metni olan ‘Tao Te Ching’i okudum. Konfüçyüs’un Analektler’ini, İncil’i
ve Tevrat’ı bütünüyle o dönemde okudum.

İlk durak New York’muş…

New York’a ilk gittiğimde bende bir idrak boşluğu oluştu. New York modern insanın
kibir ile hiçlik arasında yaşadığı zıtlığı yansıtıyordu.  Gökdelenin tepesinden 
aşağıdakilere bakarken kibir hissedersiniz ama aşağıdan gökdelene baktığınızda hiçlik
hissedersiniz. Bu dikotomi insanı sarsar.

Bir genç olarak Amerikan kültürünün en şaşalı döneminde Amerika’ya gitmişsiniz. 
O atmosferden hiç mi etkilenmediniz? Dönerken bir kot pantolon da mı almadınız!

(Gülüyor) Etkilenmedim demek mümkün değil tabii. O dönem New York medeniyetin en
önemli şehriydi. Ama beni cezp etmedi. New York’ta yaşamak içimden geçmedi ama bu
tüm batı şehirleri için geçerli değil. Vaktim olsaydı Heidelberg’de ya da Oxford’da
bir süre kalmayı arzu ederdim.

 

“Şehirleri gece geziyorum”

 

3 şehirden Mekke-Medine, Kudüs ve İstanbul’dan “Varoluş idrakimin ufukları” diye
bahsetmişsiniz. Bu 3 şehrin bugünkü durumları size ne hissettiriyor? İslam medeniyeti
son yüzyılda neden kalıcı eserler bırakamadı? Gerçi rahmetli Zaha Hadid gibi dev
bir isim çıkardık ama genel durum pek parlak değildi sanırım…

Bu konuda olumlu şeyler söylemek mümkün değil. Mekke ve Medine’de içimize işleyen
şey metafizik dünyasıydı. 1988 yılında Medine’ye ilk kez gitmiştim. O günden bugüne
birçok iz silindi. Bir bozulma görüyorum. Kâbe, sadelik ve derinliği bütünleştiren
bir yapıdır. Baktıkça bakmak istersiniz. Ama şimdi Kabe’nin hemen yanında onunla
uyumlu olmayan bir mimari gelişim var. Şehirler adıyla İslam şehri olmaya devam 
ederken doğasıyla bundan uzaklaşmaya başlıyor. Kudüs’te de aynı şekilde. Bu yüzden
ben şehirleri genellikle gece gezmeyi severim. Gece, yozlaşmadan kaynaklanan bozulmanın
izlerini görmüyorum. Yürürken şehrin ruhuna daha fazla nüfuz edebiliyorum.

Modern mimariyle aranız nasıl?

Modernitenin getirdiği mimari formlara karşı antipatim yok. Barcelona gibi bazı 
şehirlerde modern mimari ve geleneksel mimari özgün şekilde buluşmuş. Viyana ve 
Paris’te bulunmak da bana haz verir.   Ezici bir mimari görmedim. Kendi içinde bütünlük
oluşturuyor. O bütünlüğü fark edince rahatsızlık hissetmiyorum.

İstanbul ve Konya dışında yerleşmeyi isteyeceğiniz bir şehir var mı?

Mardin’de bir evim olmasını hep istemişimdir. Edirne’de Selimiye’yi gören bir ev
de hayal ederim. Kızılırmak’ın kenarında Amasya’nın yalı evlerinden birinde de olabilir.
Diyarbakır’daki Sur’un içinde bir yer de olabilir.

Diyarbakır demişken ‘Sur’u Toledo yapacğız” sözünüz tartışma yaratmıştı…

O sözüm istismar edildi. Toledo’nın aslı Endülüs şehridir. Toledo’nun özel dokusunu
korumak için kanun bile çıkarıldı. Sur’un da Toledo gibi korunmasını kast etmiştim.
Tarih bilgisi olmayan, Toledo’yu sadece faşist dönemle bilenler sözlerimi yanlış
yere çektiler.
