# Ekonomideki kötü gidişin nedeni ‘dış müdahale’ mi yanlış politikalar mı?

- Bağlantı: https://www.borsatek.com/ekonomideki-kotu-gidisin-nedeni-dis-mudahale-mi-yanlis-politikalar-mi-36512h/
- Yayımlanma: 2018-05-24T06:27:52+03:00
- Yazar: Haber Merkezi

Türk Lirası’nın dolar karşısındaki değer kaybının arkasındaki olası sebepler ile
krizin çözümüne yönelik olası çözüm önerilerini, BM Kalkınma Programı eski Müdürü
ve ekonomist Bartu Soral ve eski Fed Araştırma Grubu Direktörü Erkin Şahinöz ve 
Türkiye gazetesi yazarı Necmettin Batırel, Sputnik’e anlattı.

Türkiye’de 24 Haziran’da gerçekleşecek olan erken genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı
seçimlerine 1 ay gibi kısa bir süre kala Türk Lirası’nın Amerikan doları karşısındaki
rekor hızdaki değer kaybı, ülkenin 2001 yılında içinden geçtiği ekonomik krize benzer
bir kriz yaşayacağı yönündeki söylemleri de beraberinde getirdi. Dolar-TL kuru öyle
bir hal aldı ki, Çarşamba günü Amerikan doları, Türk Lirası karşısında 4.92 seviyesini
görerek rekor tazeledi. Hatta gelişmeler üzerine Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası,
faiz artırma kararı alarak (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK) geç likidite penceresini
yüzde 13.5’den yüzde 16.5’ye yükseltti.
Kur yükselişiyle tezahür eden bu durum uzmanları,
hem sorunun nedenleri de hem çözümü noktasında karşı karşıya getirdi. Bir görüş,
Türkiye ekonomisinin yanlış politikalar sebebiyle dış müdahalelere açık duruma geldiğini
savunurken; bir diğer görüş doların bu tırmanışının tamamen spekülatif bir hareketlenmeden
ibaret olduğunu savunuyor. Ekonomiye yönelik çözüm konusunda da uzmanlar arasında
derin görüş ayrılıkları var. Bir görüş, sanayi ve tarımsal üretim planlamaları gibi
orta vadeli çözüm önerilerinin hayata geçirilmesi gerektiğini dile getirirken; bir
diğer görüşe göreyse öncelikli çözüm, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın (TCMB)
ivedilikle faiz artırmasından geçiyor. Üçüncü bir perspektife göre ise, 24 Haziran
seçimlerinin gerçekleşmesi başlı başına “Türkiye’yi dolar silahıyla tehdit edenlerin
oyununu bozmaya” yetecek. Türk Lirası’ndaki değer kaybının arkasındaki olası sebepler
ile krizin çözümüne yönelik önerileri Birleşmiş Milletler (BM) Kalkınma Programı
eski Müdürü ve Ekonomist Bartu Soral ve Fed Eski Araştırma Grubu Direktörü Erkin
Şahinöz ve Türkiye gazetesi yazarı Necmettin Batırel, Sputnik’e değerlendirdi.

Batırel’e göre, kurdaki bu rekor hızdaki artışın, yanlış politikalarla “zerre kadar”
alakası yok ve bu durum tamamen spekülatif hareketlere bağlı. Batırel “Dikkat edecek
olursanız, kredi kuruluşları ellerindeki tüm kredi silahlarını Türkiye’ye çevirdiler.
Ancak 2 kredi derecelendirme kuruluşunun Türkiye’ye verdiği not bile birbirini tutmuyor.
Standard & Poor’s, Türkiye’ye yatırım yapılabilir seviyenin 3 kademe altında not
verirken, Moody’s bu seviyenin 2 kademe altı, Fitch ise 1 kademe altında not verdi.
Bu kuruluşların sürekli siyasi içerikli raporlar yayınlandığına da dikkat çekmek
lazım. 24 Haziran’dan sonra Türkiye’deki mevcut Cumhurbaşkanlığı sisteminde, Merkez
Bankası’nın bağımsızlığı giderek azalacağını söylüyorlar. Diğer taraftan, Deutsche
Bank, Commerzbank, Jpmorgan, Morgan Stanley, Goldman Sachs gibi dev bankalar, hep
Türk Lirası’nın önümüzdeki dönemde sürekli değer kaybedeceğine işaret eden raporlar
yayınlanıyor. Özetle, 15 Temmuz’un ekonomik darbesi gerçekleştirilmek isteniyor.
Diğer gelişen ülkelerin para birimlerine bakıyorum. Onların değer kayıpları oldukça
sınırlıyken, Türk lirasında aşırı bir değer kaybı var. Sadece bir gün içerisinde
Türk lirası yüzde 5 değer kaybı yaşıyor. Bu olacak bir şey değil” ifadelerini kullandı.

Amacın Türkiye ekonomisinin büyümesini baltalamak olduğunu savunan Batırel “Sanayi
üretimi artıyor, reel sektörün kısa vadede döviz ödeme yükümlülüğü yok. Diğer taraftan
daha dün Dünya Bankası, Türkiye’nin proje bazlı 600 milyon dolarlık kredi talebini
onayladı. Yine dün Rus Sberbank’ın hakim ortak olduğu DenizBank’ı, Emirates gibi
Körfez ülkelerinin dünya çapında en ünlü bankalarından birisi satın aldı. Yani eğer
anormal bir tablo olmuş olsaydı böyle bir gelişme olur muydu? Yapılanlar tamamen
spekülatif hareketler. Türkiye’yi tuzağa düşürmek ve yatırımcıları ürkütmek istiyorlar.
Yapılmak istenen bir başka şey daha var. O da Merkez Bankası’nı sürekli faiz artırmaya
zorlamak. Merkez Bankası’nın faiz oranını yüzde 20’lere kadar yükseltip Türkiye 
ekonomisinin büyümesini engellemeye çalışıyorlar” dedi.

Hükümetin ekonomi alanında gerekli önlemleri aldığını söyleyen Batırel “Hükümet,
bir taraftan akaryakıttaki zamlara karşı ÖTV indirimini gerçekleştirdi. Diğer taraftan,
döviz geliri olmayan KOBİ’lerin dövizle borçlanması yasaklandı. Reel sektör zaten
sigorta mekanizmasıyla kendini korumaya aldı. Bu tabloya göre en büyük sıkıntı ara
mal ithalatında olacak. Ama Türk Lirası, dolar bazında ucuzladığı için, ihracatçı
firmalar ithal ettikleri ara malların maliyetini, ihraç ettikleri malların üzerine
zam yaparak kapatacaklar. Türk lirasının yurt dışındaki cazibesi arttığı için biraz
zammın da makul karşılanacağını öngörüyorum” ifadelerini kullandı.

Batırel “Bu saatten sonra (dolar) 5 olmuş, 5.5 olmuş veya 6 olmuş; çok da önemi 
yok. İnsanlar, oynanan oyunu ve bu oyunu oynayanları çok net görüyor” dedi ve şöyle
devam etti:

“Yabancı yatırımcıların 65-70 milyar dolarlık menkul kıymetleri var. Hatta yabancı
yatırımcı şimdi yüksek fiyattan bozdurup hisse senedi alıyor. Hem dolar zirveye 
çıkmış, hem hisse senetleri ve tahviller ucuzlamış. Böyle bir fırsatı niye kaçırsınlar?
Görünen (olumsuz) manzara ise bir bulut. Türk halkı, seçim öncesi oynanan oyunun
farkında. Türk ekonomisini krize sokmak için seçimleri akamete uğratmak istiyorlar.
Yabancı yatırımcılar seçimden çıkacak sonucu gördüler. Denizbank’ın satışı bile 
başlı başına bunu gösteriyor. Eğer bir kriz yaşanacak olsa, yabancı yatırımcı neden
bir bankaya bu kadar çok para yatırsın.”

Türkiye’ye karşı ‘dolar silahının’ kullanıldığını söyleyen Batırel “Türkiye Cumhurbaşkanlığı-
hükümet sistemine geçecek. Muhalefet TBMM’de çoğunluğu sağlayamayacak. Yabancı yatırımcı
da bunu görünce, artık bütün silahlarını gömecek ve 5 yıl boyunca bu yönetimle çalışmak
zorunda kalacak. O zaman bu yaptıkları yorumları bir kenara bırakmak zorunda kalacaklar.
Dolar ve akaryakıt fiyatları düşecek, Türkiye’ye yeni yatırımlar yapılacak. Belirsizlik
ortadan kalktıktan sonra refah dönemi başlayacak. Zira ellerinde FETÖ, terör ve 
benzeri hiç bir silah kalmadı. Bir tek bu dolar silahı kalmıştı ki onunla da Türkiye’yi
yıkmaları zor” diye ekledi.

Eski Fed Araştırma Grubu Direktörü Erkin Şahinöz’e göreyse tablo, Batırel’in çizdiğinden
oldukça farklı. Zira Şahinöz, Türk ekonomisinin geldiği bu noktanın, hem dış müdahaleler
hem de yanlış politikaların sonucu olduğunu savunuyor. Türkiye ekonomisindeki temel
göstergelerin bir çoğunda bozulma olduğunu söyleyen Şahinöz şöyle yorum yapıyor:

“Bu bahsettiğim bozulmaların birkaç tanesini sıralayayım. Bir kere, bankacılık sistemimizdeki
kredi/mevduat oranı, TL kredilerde yüzde 140’ın üzerinde. Topladığı mevduattan daha
fazla kredi açan bir bankacılık sistemimiz var. Ancak önemli bir nokta var. O da
bahsettiğim bu farkı bankaların sendikasyon kredisi gibi başka kaynaklardan kapatması.
Ve bu farkın kapatılması için Türkiye’de sendikasyon kredisi gibi kredileri yurt
dışından, özellikle de Avrupa bankalarından temin edilen kredilere başvuruluyor.
Almanya’yla ilişkilerimizdeki gerginlikler de önümüzdeki dönemde bir kaynak sıkıntısına
yol açabilir. Son olarak devreye sokulan 35 milyar liralık Kredi Garanti Fonu’ndan(
KGF) çok daha güçlü ve büyük bir fonu devreye sokmak içinse bankacılık sistemimizde
yeterli büyüklükte kaynak yok.”

Enflasyon dinamiklerinde bozulmalar olduğunu ve enflasyon oranlarının çift haneli
seyrettiğini savunan Şahinöz “Enflasyon tarafında dinamiklerin bozulması sebebiyle
ortaya çıkan çift haneli enflasyon da önemli bir değişken. Kurdaki her yüzde 10’
luk yükselişin, ek 1 puan getirdiğini biliyoruz. Tarımın üç temel girdisi var. Tohum,
gübre ve benzin. Bu üç temel girdi büyük ölçüde ithal ediliyor. Dolayısıyla kur 
yukarı gittikçe, ithal ettiğimiz tohum, gübre ve mazot gibi girdilerin maliyetleri
artıyor. Sonuç olarak bu da nihai ürünlere yansıyor, yani enflasyon olarak geri 
dönüyor. Yetmiyor, Türkiye yaptığı 100 birim ihracat yaparken, bunun önemli bir 
kısmını da ithal ediyor. İthal ettiği malları kullanarak ihracat yapıyor. İhracat
yaptığımıza göre de, ithal etmek zorundayız. İthal ettiğimiz ürünleri dolarla ve
euroyla almak zorundayız. Kur yukarı gittikçe de sanayicinin girdi maliyeti artıyor.
Bu da nihai ürün fiyatlarına yansıyor. Yani kur da bir yandan enflasyonu etkiliyor”
dedi.

Türk insanı için en önemli ekonomik göstergenin “dolar-TL kuru” olduğuna işaret 
Erkinöz “Türk insanı için en önemli ekonomik gösterge dolar-TL kuru. Türkiye’de 
vatandaşımız için dolar-TL kuru adeta güven barometresi. Bakıyor, kur yukarı gittikçe
bir şeylerin kötü gittiği çıkarımını yapıyor. Ve buna bağlı olarak tüketim ve yatırımını
yavaşlatıyor. Bunun yukarı gitmesi, her şeyden bağımsız olarak ekonomiyi negatif
etkiliyor. Bu kur yükselişi ekonomiyi sadece enflasyon üzerinden değil aynı zamanda
yarattığı olumsuz beklentiler üzerinden de etkiliyor. Ama en önemlisi reel sektörün
taşıdığı net döviz borcu. Net döviz borcuyla neyi kastettiğimiz açıklayayım. Firmalarımız
döviz cinsi üzerinden borcu ve alacakları var. Karşımıza 220 milyar dolarlık bir
dev net borç çıkıyor. Kur her yukarı gittiğinde bu borcun TL karşılığı dramatik 
şekilde yükseliyor. Şubat ayında 3.73’lerde olan dolar-TL kuru, bugün 4.80’lerde.
O aradaki farkın 200 milyar TL üzerinde kur farkı zararı yaratıyor. Bu zararlar 
arttıkça, firmalar karları düştükçe işten çıkarmalara bile başvurabilir. Yani bu
yaşanan kur şoku, önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisinde bırakın duraklamayı, daralmaya
sebep olabilecektir. Bunun da ilk emarelerini gördük” dedi.

Şahinöz “Vatandaşın bankacılık sisteminde yaklaşık 90-100 milyar dolar yaklaşık 
dövizi var. Bunları satmıyorlar. Satsalar belki kurda düşüş gerçekleşebilir ancak
bu onların kendi tercihi. Ancak önemli bir bilgi var. Vatandaş kurun çok yüksek 
olduğu bu dönemde bile döviz satmıyor oluşu, dövizin daha da artacağına yönelik 
inanışa işaret ediyor. 4,90’dan döviz alacağını söyleyen bile var. Bu da o kişiler
dövizin 5’in de üstüne çıkacağına inandığını gösteriyor. Yani Türkiye’de faiz artışı
kadar huzur artışı da son derece önemli. Bu huzuru sağlayabilirsek, kurda da düşüş
yaşanabilir. Sosyolojik gerilimi azaltmak, finans dışı çözümler de şart” diye ekledi.

**‘MERKEZ BANKASI KURU DURDURMAK İÇİN DÖVİZ ARTIRMALI’**

Kur şokunun durdurulması için TCMB’nin faiz artırma yoluna gitmesinin kaçınılmaz
olduğunu savunan Şahinöz “Eğer Merkez Bankası bu kuru durduramazsa, belli bir düzeyde
istikrara kavuşturamazsa, ki bu bana göre 4.30 ve altı, Türkiye ekonomisi bu kur
şokundan dolayı daralma sürecine gidecektir. Merkez Bankası’nın bunu yapabilmesi
için, mevcut faiz oranını yüzde 17’lere çekmesi lazım. Bankalar, piyasaya yüzde 
17 civarında faizle para satabilecekken, bunu düşük faizle neden TCMB’ye satsın?
Haliyle, o döviz-swap mekanizması da çalışmıyor. Elbette bu ülkede faizin yükselmesini
hiç kimse istemez. Bu ne bankaların işine gelir ne de vatandaşın ne firmaların ne
de devletin işine geliyor. Borcu olan kesim faiz artışı istemez. Ama şartlar bunu
gerektiriyor. Hatta faizin şu an yüzde 17’ye çekilmesi bile yeterli bir çözüm olmayacaktır.
Çünkü Merkez Bankası geç kaldı. Ve daha fazla geç kaldıkça da; tedbirlerin daha 
büyük olması gerekliliği doğuyor. Şu an tanıklık ettiğimiz durum, geç tedbirin güç
tedbir oluşu” ifadelerini kullandı.

Şahinöz “Döviz kurunun bu denli artmasında derecelendirme kuruluşlarının da önemli
rolü olduğuna işaret etti:

“Son haftalarda iki kredi derecelendirme kuruluşu notumuzu indirdi. Bunlardan biri
Moody’s; diğeri de S&P. Özellikle S&P’ye değinmek önemli çünkü S&P’nin raporunda
önemli bir kısım var. Bu kısım maalesef çok konuşulmadı ancak S&P, raporunda Türkiye’yi
açık açık tehdit ediyor; Amerika’nın bir yada kamu bankaları da dahil birkaç bankamıza
ceza verebileceğinden dem vuruyor, bankacılık dışındaki firmalarımıza ceza verme
potansiyelinden bahsediyor. Raporda Türkiye’nin S-400 alımına kadar karışılmış. 
Halbuki normal şartlarda, bir derecelendirme kuruluşunun, bir ülkenin yaptığı askeri
alımlara karışmıyor olması gerekiyor. Ama S&P olayı aşmış. Türkiye’nin Amerika’yla
olan ilişkilerindeki gerginliği Türkiye’deki finansal piyasalar açısından tehlikeli
olabileceğini söylüyor. Haliyle, bir derecelendirme kuruluşunun ekonominin büyümesiyle
işsizlik vs gibi göstergelerle ilgilenmesi gerekiyorken; Türkiye”nin yaptığı askeri
yatırımları ele almak ve oradan yola çıkıp başka çıkarımlar yapmak ve öyle bir ceza
gelebileceğini rapora eklemek çok ciddi bir durum. Böyle bir raporun emsalini bulmak
pek zor olur. Ancak bu derecelendirme kuruluşları, sonuç olarak Amerika’nın etkisi
altında ve Amerika’yla uluslararası politikada yaşadığımız gerginlikler bu derecelendirme
kuruluşlarının satırlarına net bir şekilde yansıdığı ortada. Bu haberin ortaya çıkmasından
sonra dolarda hareketlilik başladı. Bu hareket, Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla
ilgili bir takım endişelerle de birleşince ve üstüne Fitch de sonra da bir başka
derecelendirme kuruluşunun raporu yayınlandı. Bir yandan bunlar olurken, dolar 4,90’
ların üstüne kadar çıktı.”

**‘BUGÜNKÜ TABLOYU, 15 YILLIK DIŞ BORÇLANMA VE TEK YATIRIMIN İNŞAAT OLMASINA BORÇLUYUZ’**

Birleşmiş Milletler (BM) Kalkınma Programı eski Müdürü ve Ekonomist Bartu Soral 
ise Türk lirasının değer kaybıyla tezahür eden bu endişe verici tabloyu, Türkiye’nin
son 15 yıllık ekonomi politikalarına bağlıyor. “Türkiye ekonomisindeki bozulmanın
nedeni dış müdahale mi yanlış politikalar mı?” sorusunu Soral “Bu soruya kısaca,
uygulanan yanlış politikalar sonucu Türkiye dış müdahalelere açık duruma geldiğini
söyleyerek yanıt verebilirim. Yani öncelikle biz sayısız yanlış ekonomi politikasıyla
kendimizi dışarıya bağımlı duruma getirdik. 2015 yılı Şubat ayında ‘Tünelin Sonu
Kriz’ kitabında bütün bunların sebeplerini ve çözüm yollarını anlatmış ve planlı
kalkınmadan başka bir çözüm yolu olmadığını belirtmiştim. Planlı kalkınmayı uygulamayan,
dışarıdan gelen finansmanı ithalat, tüketim ve sadece inşaat, yol, köprüye yönlendiren,
sanayisini geliştirmeyen, teknolojide ilerleme sağlamayan her ülkenin eninde sonunda
ödemek zorunda kaldığı bedeli ödüyoruz. Yani hem 15 yıl dışarıdan borçlan, onu tüketime
ve ithalata harca, yatırım olarak da sadece köprü yol inşaat yap, hem de suçu sisteme
at. Yok öyle” diye yanıtlıyor.

**TÜRKİYE, 2001 BENZERİ BİR KRİZİN EŞİĞİNDE Mİ?**

2001 yılının Şubat ayında zirvesi yaşanan ekonomik krize benzer bir krizin kapıda
olduğu şeklindeki değerlendirmelerin hatırlatılması üzerine Soral “Şimdi diyorlar
ki ekonomi 2001 yılındaki kriz gibi bir kriz mi yaşayacak? Maalesef 2001 ile bugünü
karşılaştırınca durum çok daha kötü çünkü bugün 2001’den farklı olarak çok daha 
büyük bir borç yükü var” dedi.

2001 ile bugünü ‘O zaman hane halkı 5 milyar TL borçluydu, bugün yaklaşık 490 milyar
TL borçlu’ diyerek karşılaştıran Soral “Türkiye’de bankacılık sistemi de reel sektör
de hane halkı da aşırı borçlu. Bu sefer 2001 krizinden çok daha farklı bir durumla
karşı karşıyayız. 2001 krizinde hane halkı 5 milyar TL borçluydu, bugün yaklaşık
490 milyar TL borçlu. O zaman harcanabilir 100 liralık gelirinin 3.5 lirasını borçluydu,
şimdi 55 lirasını borçlu. Bu borcun yarısı tüketici kredisi ve kredi kartı borcu.
Ve dar gelirliler yani gelirlerini ilk önce kaybedecek kesim en borçlu kesim olarak
öne çıkıyor” diye konuştu.

‘DOLAR YÜKÜ KALDIRILAMAZ NOKTADA’

Reel sektörün kredi borcu da 2001 krizinden çok farklı olduğunun altını çizen Soral“
2002’de 41.5 milyar TL olan ve bankalardan alınan ticari kredi borcu bugün 1 trilyon
600 milyar TL’ye yükseldi. Ayrıca reel sektör için bir döviz riski var. Reel sektör
döviz pozisyonu 223 milyar dolara ulaştı. Doların her yükselişinde, reel sektöre
bilançolarında kambiyo zararı artıyor. Büyük şirketler dahil olmak üzere pek çok
firma için dolar yükü kaldırılamaz noktada. İflaslar çok yakın görünüyor” ifadelerini
kullandı.

Bankaların krediye aşırı yüklendiğini ve kredi geri ödemelerinde de ciddi bir yavaşlama
olduğunun altını çizen Soral “Bankacılık kesimi için güçlü deniyor ama bu gerçeği
pek yansıtmıyor. Bankalar krediye aşırı yüklendi ve tıkanma arttıkça kredi geri 
ödemeleri yavaşlıyor. Bankaların dış borcu 1989 yılında yaklaşık 10 milyar dolardı.
2002’de 20 milyar dolar oldu. Yani AKP öncesi 14 yıllık süreçte bankalar dışarıdan
10 milyar dolar borçlandı. Bugün bankaların dış borcu 195 milyar dolar. Yani bankalar,
AKP döneminde yurt dışından yaklaşık 175 milyar dolar borçlanmışlar. Sorunlu kredilerin
bankaların ödenmiş sermayelerine oranı 2012’de bire birdi. Bugün bankacılıkta sorunlu
kredilerin toplam miktarı ödenmiş sermayelerinin 2.13 katına ulaştı. Rakamsal olarak
2012 yılında toplam sorunlu kredi 55 milyar TL’ydi 2017 sonunda 181 milyar TL’ye
ulaştı. Sorunlu kredilerin bankacılık kesimi öz kaynaklarına oranı 2012 yılında 
yüzde 30’du 2017 sonunda yüzde 50’ye ulaştı” dedi.

Soral “Bu borçlanmanın nereye harcandığını dış ticaret verileri ortaya koyuyor; 
AKP öncesi 14 yılda, yani 1989-2002 arasında Türkiye toplam 189 milyar dolar dış
ticaret açığı verdi. Yıllık ortalaması 13.5 milyar dolar. AKP dönemi, 2003-2017 
arasında ise 983 milyar dolarlık dış ticaret açığı oluştu. Yıllık ortalaması 70.2
milyar dolar. Aradaki farka bakar mısınız? Demek ki biz son 14 yılda ne yapmışız?
Dış borç alarak, dışarının malını satın almışız. Kendimiz, bırakın üretimi arttırmayı,
mevcut üretim kapasitemizi de bitirmişiz. Sadece inşaata, yola, köprüye yatırım 
yapmışız. Teknoloji ve sanayiyi bir kenara koyuyorum, tarım ürünlerini bile ithal
eder duruma geldik” dedi ve şöyle devam etti:

“Uluslararası ekonomi dünyası 15 yıldır sürdürdüğümüz, yurt dışından borçlan, yurt
dışından satın al, tüket formülünün sonuna gelindiğini görüyor. AKP, 15 yıldır ne
yaptıysa aynısını yapacağı için artık kredi bulamaz duruma doğru hızla gidiyoruz.
Ancak muhalefet partilerinde de ciddi bir planlama çalışması olmadığını görüyoruz.
Zaten ortada kalkınma konuşan, planlama konuşan yok. Hepsi sorunu tespit ediyor 
ama çözüm nedir deyince hamasetten öte bir söz duyamıyoruz.”

**EKONOMİNİN BU GİDİŞATININ DURDURMANIN YOLU NEDİR?**

Peki, ekonominin bu gidişatına ‘dur’ diyecek çözüm önerisi nedir? Soral bu soruyu
şöyle yanıtlıyor:

“Şimdi yapılacaklar belli. Ortada yönetmek zorunda olduğumuz bir borç yükü var. 
Bir uzlaşma ile bu yükü krize dönüştürmeden yöneteceğiz. Bankaların da kredi tahsilatında
sorun var. Ne bankaları batırabiliriz, ne şirketleri. Hane halkının da borcu için
belli uzlaşılara gidilecek. Kamu maliyesini de rahatlatmak için kapsamlı bir vergi
reformu süratle gündeme alınacak. İlk tedbirler bunlar. İkinci konu ekonomide ciddi
yapısal reformları planlanmalı. Nedir bunlar? Öncelikli olarak görece üstünlüğümüz
olan tarımsal üretim tekrar planlanmalı. Çiftçi üretecek. Girdi ve mazot desteği
olacak. Satışı, finansal desteği ve teknolojik yardımı devletten gelecek. Yani kamu
tarım piyasasını denetleyecek ve düzenleyecek. Çiftçi ürettiğinden para kazanacak.
Tekrar üretime dönecek. Sadece üretimle ilgilenecek. Toprak ve bölgesel verimlilik
haritası çıkartılacak. Yani hangi iklimde, hangi bölgede, hangi ürün ekilirse verimlilik
yüksek, hasat fazla oluyor; bu ürünler hangi pazarlara satılacak, oraya nasıl ulaşacak?
Yüksek üretimin yanına hangi tarım sanayi fabrikası kurulabilir, ürün hangi pazarlara
satılır? Çözüm, bu soruların doğru şekilde yanıtlanmasından geçiyor.”

Türkiye’nin tarımdaki dış ticaret açığının da trajik seviyelere çıktığının altını
çizen Soral “Türkiye 780 bin km kare toprağıyla tarımda yılda 7 milyar dolar dış
ticaret açığı veriyor. Hollanda bizim onda birimiz toprağı yok ama tarımda yıllık
dış ticaret fazlası 40 milyar euroyu geçti. Uluslararası araştırmalar toprak sahipliğinin
verimlilik artışında ilk faktör olduğunu ortaya koyuyor. Buna da bir düzenleme getirmemiz
gerekiyor” dedi.

**‘SANAYİ PLANLAMASI ŞART’**

Bir diğer önemli konunun da sanayi planlaması olduğunu söyleyen Soral “Ara malını
ithal ediyoruz, bunu yurt içine taşımamız lazım. 2002 öncesi ürettiğimiz ürünler
tekrar ülke içinde üretilmeli. Bu aklına gelenin orada burada fabrika açması demek
değildir. Bu bütüncül bir plan kapsamında yapılır. Bölgelerin görece üstünlüğü hangi
sektörlerdedir, atıl kalmış yatırımlar nelerdir, bunlar tespit edilir, ona göre 
bir bütüncül plan çıkarılır, üretim yerinin tespiti, ürünün satılacağı pazarlar 
ve bu pazarlara ulaşım hatları. Öncelikli tercih deniz yolu olmak zorunda. Denizi
hem iç hem dış taşımada hemen hiç kullanmıyoruz. Hem tarım hem sanayi merkezleri
için ara elemanı yetiştiren meslek okulları, hemen bu merkezlerin yanında açılacak.
Öğrenci tarım ve sanayi pratiği ile teoriği bir arada işlerken gençler için hızlı
bir iş gücü kapısı da açılmış oluyor. Tarım ve sanayideki ara eleman açığı da kapanıyor.
Bu bir cazibe çekim merkezidir. Şehir planlaması ve yığılmanın da önüne geçilebilir.
Yani bütüncül bir sanayi planlaması şart” ifadelerini kullandı.

Uluslararası finansal sermayenin yönetiminin eksikliğine vurgu yapan Soral “Bizi
son 15 yılda gelen dövizi tüketime ve inşaata yatırdık. Halbuki, üretime, fabrika
kurulumuna, teknolojiye yönlendirmeliydik. Ama bu imkan bitmedi, dış finansman da
kurumadı. Olay sizin hangi politikayı seçtiğinizde. Yoksa dış finansman aldığı faiz
kazancına bakar” dedi.

**‘HANGİ POLİTİKALARIN TERCİH EDİLDİĞİ HATIRLANMALI, SUÇU SİSTEME ATIP KAÇMAK YOK’**

Tarım ve sanayi politikaları ile uyumlu olarak teknoloji geliştirilmesi gerektiğinin
de altını çizen ekonomist “Kim yapacak bunu? Lise eğitimi ile, üniversite eğitimi
ile, araştırma geliştirme kuruluşları ile devlet yapacak. Özel sektörü verimli üretim
için teşvik edecek ama denetlemeyi de ihmal etmeyecek. Kalkınma ekonomisi bu. Ekonomi
tarihine bakın. İşte Asya ülkeleri, Güney Kore, Japonya, Çin. Uygulama hep aynı.
Bakın Güney Kore 1960 yılında kişi başı 158 dolar milli gelire sahipken Türkiye 
509 dolardı. Bizim üçte birimizdi. 1980’de biz 1.564 dolar onlar 1.705 dolar kişi
başı gelire ulaştı. Kalkınmaları aynı hızda devam etti; 2000 yılında 12 bin dolar
ve 2015’de 27 bin dolar kişi başı gelire ulaştılar. Biz ise 2000’de 4.317 dolar,
2015’de 10.985 dolarda kaldık. Hangi modelle gelişti? Biraz önce saydığım modelle.
Bakınız Asya bize güzel örnek Güney Kore, Japonya, Tayland bu modelle gelişirken,
Malezya, Endonezya, Filipinler bizim gibi dış sermaye girişi ile tüketime yöneldi.
Sanayileşme ve teknoloji gelişimini ıskaladı. Sonuç? Ekonomik buhran, işsizlik, 
enflasyon. Yani olayı uluslararası güçlere atarken siz kendi ev ödevinizi ne kadar
yaptınız? Hangi politikaları seçtiniz bunları da düşünmek gerekiyor. Suçu sisteme
atıp kaçmak yok” diye ekledi.
