# Fon krizinde asıl mesele para değil, güven

- Bağlantı: https://www.borsatek.com/fon-krizinde-asil-mesele-para-degil-guven/
- Yayımlanma: 2026-09-28T15:27:15+03:00
- Yazar: Zeliha SARAÇ

Türkiye’de fon piyasasında yaşanan kriz artık yalnızca belirli yatırımcıların parasına
ne zaman kavuşacağı meselesi olmaktan çıktı. Çünkü ortada yüz binlerce yatırımcıyı
ilgilendiren, sermaye piyasasının işleyişine ve güven duygusuna doğrudan dokunan
çok daha büyük bir sorun var.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun tasfiye kararı verdiği 131 fonda 455 bin 758 tekil yatırımcı
bulunuyor. Üstelik tartışılan büyüklük milyarlarca lirayla ifade ediliyor. Şimdi
ise çözüm arayışında 1 milyon liranın altında hesabı bulunan yatırımcılara öncelik
verilmesi gündemde.

İlk bakışta bu yaklaşım anlaşılır görünüyor. Küçük yatırımcının parasına daha hızlı
ulaşması, özellikle tasarruflarının önemli bölümünü fonlarda değerlendiren bireysel
yatırımcı açısından ciddi bir rahatlama sağlayabilir. Fakat burada kritik bir ayrıntı
var: Bir yatırımcının küçük olması, yaşanan sorunun da küçük olduğu anlamına gelmiyor.

Asıl soru şu: Bu paralar neden bugün tasfiye edilmeye çalışılıyor?

Fon yatırımcısına yıllardır anlatılan temel hikâye oldukça basitti. Profesyonel 
bir portföy yönetimi, farklı varlıklara dağıtılmış birikim ve mevzuatla çevrelenmiş
bir sistem… Yatırımcı da parasını profesyonellere teslim ediyor ve karşılığında 
şeffaflık ile likidite bekliyor.

Oysa son haftalarda yaşananlar, bu zincirin bazı halkalarının ne kadar kırılgan 
olabileceğini ortaya çıkardı.

SPK, ağustos ayında yatırım fonlarına ilişkin rehberde kapsamlı değişikliklere gitmiş
ve özellikle düşük fiili dolaşıma sahip hisselerdeki olağandışı fiyat hareketleri
ile bazı fonların yapısal risklerine dikkat çekmişti. Kurulun 18 Eylül tarihli açıklamasında
da bu düzenlemelerin arkasında 2025’in son çeyreğinden itibaren gözlemlenen sorunların
bulunduğu açıkça anlatıldı.

Bu nedenle bugünkü krizi yalnızca 17 Eylül’de başlayan bir piyasa olayı olarak görmek
eksik kalır.

Çünkü piyasalarda bazen görünen sorun, asıl sorunun kendisi değildir. Borsada likiditesi
sınırlı hisselerde yoğunlaşan pozisyonlar, fonların yatırımcıdan gelen nakit taleplerini
karşılamak için daha likit varlıklarını satmak zorunda kalması ve satışların başka
satışları tetiklemesi, finansal piyasalarda çok iyi bilinen bir mekanizmadır.

Burada yatırımcı psikolojisi de devreye giriyor.

Bir fonun günlük olarak değer kazanması yatırımcıya güven verir. Ancak yatırımcı
parasını çekmek istediğinde o değerin ne kadar hızlı nakde dönüşebildiği, getirinin
kendisinden bile daha önemli hale gelir. Çünkü ekranda görünen değer ile piyasada
gerçekten realize edilebilecek değer aynı şey değildir.

Fon krizinin en önemli derslerinden biri belki de tam burada yatıyor.

**Getiri kadar likiditeyi de satın alıyoruz.**

Yüksek getiri beklentisi yatırımcıyı fonlara çekebilir. Fakat yatırımcı için asıl
sınav, piyasa stres altına girdiğinde başlar. Her şey yükselirken portföyün nasıl
yönetildiğini anlamak kolaydır. Önemli olan, herkes aynı anda parasını istediğinde
sistemin ne kadar dayanıklı olduğudur.

Şimdi önümüzde tasfiye süreci var.

SPK, 21 Eylül’de tasfiye süresindeki üç aylık süreyi altı aya çıkardı. Kurul bunun
gerekçesini, fon portföylerinin ve piyasa koşullarının dikkate alınarak varlıkların
mümkün olduğunca uygun koşullarda satılmasına imkân sağlamak olarak açıkladı. Bugün
yapılan yeni açıklamada ise tasfiye kapsamındaki fonlarda 17 Eylül’de TEFAS üzerinden
verilip iptal edilen bazı talimatların tasfiye bakiyesinden, yatırımcının fondaki
payı oranında karşılanacağı belirtildi.

Dolayısıyla önümüzde yalnızca “para ne zaman ödenecek?” sorusu yok.

Daha önemli soru, **hangi varlık hangi değ****erden sat****ılacak ve ortaya çıkacak
tasfiye bakiyesi yatırımcıya nasıl aktarılacak?**

Çünkü panik dönemlerinde hızlı satış ile doğru fiyat arasında ciddi bir denge problemi
vardır. Varlıkları aceleyle elden çıkarmak yatırımcı zararını artırabilir; süreci
gereğinden fazla uzatmak ise belirsizliği büyütebilir.

1 milyon lira sınırı tartışmasının da bu nedenle yalnızca sosyal bir boyutu yok.
Aynı zamanda hukuki ve piyasa açısından da dikkatle tasarlanması gerekiyor. Küçük
yatırımcıya öncelik verilmesi, likiditesi daha yüksek fonların önce çözülmesi gibi
seçenekler gündeme gelirken yatırımcılar açısından en önemli beklenti, yöntemin 
açık, öngörülebilir ve herkes için anlaşılabilir olması.

Çünkü bugün fon yatırımcısının kaybettiği şey yalnızca para değil.

Güven de kaybedildi.

Ve finansal piyasalarda güvenin yeniden kazanılması, bir hesabın bakiyesinin yerine
konulmasından daha uzun sürebilir.

Buradan sonra düzenleyici kurumların işi yalnızca zararın tasfiyesi olmayacak. Hangi
fonun hangi varlıkta ne kadar yoğunlaşabileceği, likidite yönetiminin nasıl yapılacağı,
ilişkili taraf işlemlerinin nasıl denetleneceği, fon değerlerinin ne kadar gerçekçi
olduğu ve yatırımcının hangi bilgiyi hangi sıklıkta görebileceği gibi soruların 
tamamı yeniden masaya gelmek zorunda.

Çünkü yatırımcı bir fona para yatırdığında yalnızca getiri satın almıyor. Aynı zamanda
sistemin kurallarına güveniyor.

Fon krizinin Türkiye sermaye piyasalarına bırakacağı en önemli miras da burada belirlenecek.

Mesele 1 milyon liranın altındaki yatırımcının parasını önce alması ya da almaması
değil.

Mesele, yarın bir yatırımcı parasını bir fona koyduğunda, ihtiyaç duyduğu anda o
paranın gerçekten orada olduğuna inanıp inanamayacağı.

Sermaye piyasasının gerçek sermayesi de zaten budur: **güven.**
