# Merkez bankaları aynı dünyaya bakıyor ama aynı şeyi görmüyor

- Bağlantı: https://www.borsatek.com/merkez-bankalari-ayni-dunyaya-bakiyor-ama-ayni-seyi-gormuyor/
- Yayımlanma: 2026-10-30T20:52:24+03:00
- Yazar: Haber Merkezi

Bu hafta merkez bankalarını epey konuştuk. Fed, Avrupa Merkez Bankası, Japonya Merkez
Bankası ve bizim Merkez Bankası… Dördü de gündemdeydi. Ama kararlarına baktığınızda
sanki dört ayrı ekonomik dünyadan söz ediyoruz. Çünkü herkesin derdi başka, enflasyonla
mücadelesi başka, ekonomiye bakışı başka.

Fed faizleri sabit tuttu. Aslında piyasanın beklediği de buydu. Ama kararın içindeki
iki karşı oy dikkat çekiciydi. Lisa Cook ve Beth Hammack faiz indirimi değil, 25
baz puanlık artırım istedi. Şimdi burada biraz durmak gerekiyor. Çünkü ABD ekonomisinde
harcamalar güçlü, verimlilik artıyor, yatırımlar devam ediyor. Buna karşılık enflasyon
hâlâ Fed’in istediği yerde değil. Yani ekonominin güçlü olması merkez bankasının
işini kolaylaştırmıyor, tam tersine faiz konusunda elini bağlıyor.

Üstelik Fed’in yeni dönemine ilişkin tartışmalar da bitmiş değil. Warsh’ın 2027’
den itibaren toplantılardan birini faiz kararı alınmayan, yalnızca stratejiye ayrılan
bir toplantıya dönüştürme planı var. İlk bakışta teknik bir değişiklik gibi görünüyor
ama değil. Merkez bankalarının yalnızca faiz kararları değil, nasıl karar aldıkları
da piyasalar açısından önemli. Hele ki Fed gibi dünyanın geri kalanının para politikasını
da etkileyen bir kurumdan söz ediyorsak.

Avrupa tarafında ise tablo biraz daha farklı. ECB faizleri değiştirmedi ama Lagarde’ın
açıklamaları dikkat çekiciydi. Enflasyondaki yükseliş, özellikle enerji fiyatları,
Avrupa’yı yeniden faiz artırımı ihtimaliyle karşı karşıya bırakıyor. Lagarde’ın 
görevinden ayrılacağını açıklaması da işin başka bir boyutu. Şimdi Avrupa piyasaları
yalnızca enflasyonu ve faizleri değil, bundan sonraki başkanın nasıl bir para politikası
izleyeceğini de düşünmek zorunda. Bir merkez bankasında başkan değişikliği sadece
koltuk değişikliği değildir. Piyasanın beklentisi de değişebilir.

Japonya ise yıllardır alıştığımız düşük faiz politikasından uzaklaşmaya çalışıyor.
BOJ faizi sabit tuttu ama enflasyonun artık yüzde 2 hedefine genel olarak uyumlu
olduğunu söylemesi önemli. Japonya için bu sıradan bir açıklama değil. Yıllarca 
enflasyon yaratmaya çalışan, düşük faizle ekonomiyi destekleyen bir ülkeden söz 
ediyoruz.

Şimdi dengeler değişiyor. Ueda’nın her toplantıda faiz artırımını değerlendireceklerini
söylemesi de bu değişimin devam edebileceğini gösteriyor. Ancak Japonya’nın önünde
de kolay bir yol yok. Çünkü faiz artırmak başka, bu artışın ekonomide ve finansal
piyasalarda yaratacağı sonuçları yönetmek başka.

Gelelim Türkiye’ye. Bence asıl dikkat etmemiz gereken yer burası. Faizler yüzde 
36’ya gerilemiş, enflasyon yüzde 30’a yaklaşmış durumda. Kağıt üzerinde reel faiz
hâlâ pozitif. Ancak bu durum tek başına ekonominin rahatladığı anlamına gelmiyor.
Döviz kuru üzerindeki baskı, enerji fiyatları ve dış finansman ihtiyacı hâlâ önemli
riskler.

Brent petrolün 110 doların üzerine çıkması Türkiye açısından hiç de küçük bir mesele
değil. Çünkü petrol fiyatındaki artış sadece akaryakıt fiyatına yansımıyor. Taşımacılıktan
üretime, gıdadan hizmetlere kadar maliyetleri etkiliyor. Bir taraftan enflasyonu
düşürmeye çalışırken diğer taraftan dışarıdan gelen enerji maliyetiyle uğraşıyoruz.
Üstelik kısa vadeli dış borcun 243 milyar dolara ulaşması da göz ardı edilecek bir
gelişme değil.

İhracatta rakamların yükselmesi elbette olumlu. Ama dokuz aylık dış ticaret açığına
baktığımızda ekonominin döviz ihtiyacının devam ettiğini görüyoruz. İşsizlikteki
artış da başka bir sorun. Yani faiz indirimi konuşuyoruz ama ekonominin bütün göstergeleri
aynı yönde hareket etmiyor.

Bir de piyasalarda yaşanan fon krizinin etkileri var. Yatırımcının güvenini yeniden
kazanmak kolay olmayacak. SPK’nın attığı adımlar, soruşturmalar, iade süreçleri 
önemli ama mesele yalnızca paranın geri ödenmesi değil. İnsanların sermaye piyasalarına
yeniden güvenmesi gerekiyor. Çünkü güven kaybolduğunda yatırımcı sadece bir fondan
değil, bütün piyasadan uzaklaşabiliyor.

Şimdi dört merkez bankasına yeniden bakalım. Fed enflasyon konusunda hâlâ rahat 
değil. ECB enerji fiyatları nedeniyle yeniden faiz artırmayı düşünebilir. Japonya
yıllar sonra normal para politikasına dönmeye çalışıyor. Türkiye ise faiz indirimine
başlamış olmasına rağmen kur, enerji ve dış finansman risklerini yönetmek zorunda.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Artık merkez bankalarının kararlarını yalnızca
faiz oranlarına bakarak değerlendirmek yeterli değil. Jeopolitik gelişmeler, enerji
fiyatları, sermaye hareketleri ve siyasi kararlar para politikasının alanını daraltıyor.

Belki de asıl soru şu: Merkez bankaları ekonomiyi gerçekten yönlendirebiliyor mu,
yoksa giderek daha fazla dış gelişmelerin arkasından mı koşuyor? Çünkü faiz indirmek
de artırmak da mümkün. Ama petrolün fiyatını, savaşın seyrini, sermayenin hangi 
ülkeye gideceğini tek başına hiçbir merkez bankası belirleyemiyor.
