# Organik müziğin annesi

- Bağlantı: https://www.borsatek.com/organik-muzigin-annesi-7436h/
- Yayımlanma: 2015-07-31T15:05:00+03:00
- Yazar: Haber Merkezi

**1 – Çok yönlü bir sanatçı olduğunuzu biliyoruz, film yönetmenliği, bestecilik,
ses sanatçılığı, söylediğiniz şarkılara kendi enstrümanınızla eşlik etmeniz, müzik
eğitiminizin temelleri nereden kaynaklanıyor, müzikle nasıl tanıştınız kimlerden
eğitim aldınız****?**

Müzikle çocukken tanıştım. İlk enstrümanım mandolindi. Müzik öğretmeni olan annemin
çalıştırdığı çocuk korolarına özenip mandolin çalmayı öğrendim. Sonra Türk Sanat
Müziği tarzında keman çalmaya başladım. Ben de o, çocukluğu musiki cemiyetinde geçen
ve makamlarla, usullerle küçükken haşır neşir olan çocuklardan biriyim. Sonra ortaokul
sıralarında rocker oldum, Türk Musikisi’nden bayağı uzaklaştım. Sonra dünyadan folk
müziği gruplarını ve ozan şarkıcıları dinleyerek gitgide yumuşadım; kendimi ifade
ettiğim müzik de folk olmaya başladı. Üniversitedeydim ve İrlanda, İngiliz ve İskoç
Folk Baladları söylüyordum, kemana dönüş yapmıştım ama bu sefer İrlanda Folk müziği
çalıyordum. O dönemde bir kaç ay Şebnem Ünal hocamdan şan dersleri aldım, harika
bir yönlendirmeydi benim için. Ve tabii inanılmaz miktarda Pentangle, Steeleye Span,
Sandy Denny, Joan Baez vb. bir de Rönesans ve Erken Dönem Müziği dinliyordum, bazen
şaka yollu : “Benim şan hocam Jacqui Mc Shee(Pentangle’ın solisti), ama kendisi 
bunu bilmiyor” diyorum.

 

Sonra, yani yıllar sonra, İ.T.Ü Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda Müzikoloji
doktorası yapmaya başladım, çocukken sezgisel bir biçimde öğrendiğim Türk Musikisi’ni
daha yakından tanımak, teorisini ve pratiğini daha iyi duyup, değerlendirebilmek
istemiştim. Çocukluğumdaki ilk hocam Mehmet Kocaman’ın dediği gibi : “Aslıma rücu
ettim”. Bu yolda da pek çok değerli hocam oldu : Necati Çelik, Yurdal Tokcan, Bekir
Şahin Baloğlu, Sokratis Sinopoulos, Ahmet Erdoğdular, Efren Lopez, Eugenios Voulgaris…
Girit’teki Labyrinth Müzik Okulu’nun , OMAR(İstanbul Üniversitesi Osmanlı Müziği
Araştırmaları Merkezi)’daki Osmanlı Müziği Workshop’larının, İkaria’daki, Agios 
Lavrentios’taki Müzik Köyleri’nin gediklisiyim. Bu, işine aşık gönüllü müzisyenlerin
dünyaya bir güzellik katmak için oluşturduğu, dünyanın her yerinden müzisyenlerin
katıldığı, ultra demokratik ve ilham verici müzik kurumlarına bayılıyorum!!
 

Berlin’de yaşadığım yıllarda da(2008-2012) Amanda Simmons ile Rönesans ve Erken 
Dönem Müziği şarkıcılığı üzerine çalıştım. Buenos Aires’te de Sonia Ursini’den Tango
şarkıcılığı ve folklore stili üzerine dersler aldım.

 

**2 – Ailenizde müzisyen olan, size bu müzik dolu genleri bırakan kimdir? **

Annem. Kendisi müzik öğretmeni, mandolin, ud ve piyano çalar, korolar çalıştırır,
korolarda şarkı söyler… Şu an OMAR’da  Müzikoloji lisansı okuyor yeniden. Ondan 
müzik dolu genlerin yanısıra “hayallerini gerçekleştirmenin yaşı yoktur geni”ni 
de aldım sanırım, ikimizin de en büyük hobisi öğrenmek…

 

**3 –  Türk müziğini dünyanın çeşitli müzikleri ile harmanlayarak kendinize özgü
bir tarz ortaya koyuyorsunuz, Müziğinizi nasıl tanımlıyorsunuz?** **Bir çeşit folk-
caz yaptığınızı söyleyebilir miyiz? **

Doğru evet, bir çeşit folk-caz yapıyorum. Gezdiğim ya da hayatımın o döneminde iç
içe olduğum bir yerin müziğiyle, kendi köklerimde olan, daha konuşmadan önce kulağıma
yerleşmiş olan müziği farkında olmadan, ister istemez harmanlıyorum, bunu da bir
ensemble mantığı içerisinde yapmak hoşuma gidiyor. Aslında ben, müziğimi, “Organik
Müzik” olarak tanımlıyorum, hayatımı ve dünyamı yansıtan müziği o dünyayı paylaştığım
müzisyen arkadaşlarımla birlikte çalıyoruz, düzenliyoruz, yapıp, bozup, yeniden 
yaratıyoruz.

Teknik olaraksa Alba için mesela, solo bölümünde buralı sazlar ağırlıkta olan –kanun,
keman, darbuka v.b.- latin caz ensemble soundu diyebiliriz. Ama pek de dinlediğim
bir şeye benzemiyor açıkçası. İyisi mi dinleyenler kendi kararını versin…

 

 

**4 – Yurt dışında sahne aldığınızı biliyoruz, Yurt dışındaki faaliyetleriniz konusunda
bilgi verir misiniz? **

 

Berlin’de yaşadığım dönemde(2008-2012), bugün de sürdürdüğüm pek çok farklı grubun
temelleri atıldı. Fulya Özlem Band’le şehrin önemli konser salonlarında ve festivallerinde
çalar, çevre illere konserlere giderdik, Werkstatt Der Kulturen, Karneval der Kulturen
gibi mekan ve festivallerde düzenli olarak sahne alıyordum. Patricio Zeoli ile İspanyol
Rönesans Müziği çaldığımız Duo’yu da o esnada kurduk. Kendisiyle Estonya’dan Almanya’ya
çeşitli Erken Dönem Müziği festivallerinde sahne almaya devam ediyoruz.

 2012’de Girit’teki Labyrinth Müzik Okulu’ndaki arkadaşlarım Alexander Pewlo, Natalia
Martin ve Diego Lopez’le Kelebek isimli grubu kurduk. Repertuvarımızda Sefarad şarkıları,
Girit ve Yunan geleneksel halk şarkıları ile benim ispanyolca sözlü makam özellikleri
gösteren bestelerim var. Onlarla Madrid, Toledo ve İspanya’daki çeşitli kültür merkezleri
ve Sinagoglar’da geçtiğimiz iki yılda pek çok kez sahne aldık.

Yunanistan ise, Yunanca öğrendiğimden beri ikinci anavatanım gibi oldu, daha bu 
Mayıs’ta Mesogeiotopeia festivalinin davetlisiydik diğer grubum Taş Plak Kumpanyası
ile. Yine Ağustos’un ikinci haftasında Agiassos Festivali’nde çalacağız. Orada Taş
Plak Kumpanyası ile 20inci yüzyılın başından Şehir Musikisi çalıyoruz: Türk Tangosu,
fokstrotlar, kantolar, fasıl şarkıları, şehir türküleri…

Son albümümü Şilili müzisyen dostlarımla kaydettim, yakında Santiago de Chile’den
bildirebilirim J

 

 

**6 – Bu hafta çıkan ikinci albümünüzü bize tanıtır mısınız? Albüm tamamen kendi
bestelerinizden mi oluşuyor?**

 

Alba, benim İspanyolca yazmış olduğum şarkılardan oluşan bir albüm, düzenlemelerini
Şilili caz müzisyenleri Rodrigo Santa Maria ve Luis Barrueto yaptı. Müzikal prodüksiyon(
yani müzikal yönetim diyelim) de yine Rodrigo Santa Maria’ya ait. Bu iki müthiş 
müzisyenle Berlin’de tanıştık, yazdığım, folklore yani Güney Amerika Halk Müziği’ni,
Türk Müziği’nin makamsal melodi ve kadanslarıyla buluşturan şarkılar ve hafiften
kabare çağrışımı yapan sözler ilgilerini çekti ve birlikte çalışmaya başladık. Bir
yıl sonra İstanbul’da ve Şili’nin Santiago kentinde albümün kayıtlarını tamamladık.
Alba’da iki tane de “cover” şarkı var: Cotidiano isimli Chico Buarque şarkısının
sözlerini Türkçe’ye uyarladım-Gündelik Aşk- ve Rodrigo Santa Maria, solo enstrüman
olarak kanun kullandığı harika bir düzenleme yaptı bu şarkı için. Bir de Carlos 
Gardel’in “Sus Ojos Se Cerraron” isimli tangosunu Afro-Peru ritmleri ile Luis Barrueto
düzenledi. Albümün kapağındaki ve içindeki ilüstrasyonlar da Öykü Doğan’a ait : 
onun sayesinde bu albüm sadece işitsel deği görsel bir ürün de oldu, çünkü ben bu
şarkıların dünyasını daha güzel, daha renkli anlatabilecek çizimleri tasavvur dahi
edemezdim. Şu anda Alba, içinde çok kültürlü müzik ailem dediğim müzisyen dostlarımın
çaldığı, üzerinde iç dünyamın resmedildiği, hayatımdan rengarenk bir kesit benim
için…

**7 – İlk albümünüzden ikinci albümünüze olan seyahatiniz sizi nereden nereye götürdü?**

 

İrlanda’dan, Güney Amerika’ya! Ama kalbimde hep Türkiye’nin şehir müziğini taşıdığımı
duyabilirsiniz şarkılarımda. İlk albümümde daha çok İngiliz Folk Müziği ve Cazdan
etkilenmiş bir musiki cemiyeti çocuğu olduğumu düşünürdünüz.

 Geçen yıllarda şiir anlayışım daha maceracı oldu, sözlerle müzik arasındaki etkileşime
dikkat çeken küçük şakalar yapmaktan hoşlanır oldum. Örneğin İp Cambazı-El Equilibrista
isimli şarkıda ip cambazının yere düşüşünü müzik de anlatıyor, ya da La Tardia yani
Geciken isimli şarkımda, şarkının ritmi, sözlerle paralel olarak bir kaç ölçü boyunca
değişip sonra normale dönüyor.

Arada bir iki dil öğrendim mesela, o dildeki müziklerden etkilendiğim için. Bu da
beni bambaşka yeni yolculuklara çıkardı. Mesela İspanyolcada yetkinleştikçe ve seyahatlerimi
yoğunlaştırdıkça, Güney Amerika müziği beni Bossa Nova’dan, Nueva Cancion geleneğine,
Folklore’den ,Forro’ya ve  canta-autor (ozan şarkıcı) ilahlarıma (Violeta Parra,
Victor Jara, Atahualpa Yupanqui, v.b.) kadar bir sonsuz şarkılar evreninde gitgide
daha çok etkilemeye başladı. En sonunda da bu yeni sesler kendi müzikal ifademde
yerlerini aldılar …

Ayrıca bu süreçte bizim müziğimizi de daha yakından tanımaya başladım, insan kendi
köklerindeki müziğe ne kadar derinden nüfuz ederse, bir başka yerin müziğiyle bir
ahenk yakalama ihtimali de o kadar fazlalaşıyor bence.

Neticede seyahat etmeyi seven İstanbullu bir dünya vatandaşıyım, müziğimde de bunu
yansıtıyorum sanırım…
