Borsa, halka arzlar, döviz, kripto para, hisse önerileri

Zeliha SARAÇ

Tüm Yazıları

Birikimi korumak mı, fırsat kovalamak mı…

Son birkaç yıldır çoğumuzun kafası bu ikisinin arasında gidip geliyor. Açık konuşayım, ben de aynı durumdayım.

Ekonomi dediğimiz şey aslında hayatın tam içinde. Sabah kahve alırken de, markette etiketlere bakarken de hissediyorsun. O yüzden mesele sadece “parayı nereye koyayım” değil. Biraz da “kendimi nasıl güvende hissederim” meselesi.

Herkesin aklında aynı soru var: Bu para nasıl korunacak? Ama hemen arkasından gelen, pek yüksek sesle sorulmayan başka bir şey daha var: Peki ya fırsatlar?
Çünkü sadece korumaya odaklanınca da olmuyor. Para duruyor gibi hissediyorsun ama aslında yavaş yavaş eriyor. Diğer tarafta da sürekli fırsat kovalayanlar var. Onlar da çoğu zaman ipin ucunu kaçırıyor.

İşin özü galiba şu: Denge.
Gözlemim şu, insanlar genelde ikiye ayrılıyor. Bir grup “aman riske girmeyeyim” diyor. Diğer grup ise her gördüğüne atlıyor. İkisi de çok güvenli değil aslında.
Bir adım geri çekilip düşününce şunu fark ediyorsun: Birikim dediğimiz şey neden var? Daha çok para yapmak için mi? Çok da değil. Daha çok, içinin rahat etmesi için. Yarın bir şey olursa ayakta kalabilmek için.
Ama işte tam burada bir hata yapılıyor. Parayı bir köşeye koyup unutmak. Özellikle enflasyon varken bu pek de “korumak” sayılmaz. Çünkü para yerinde durmuyor, değer kaybediyor.

O yüzden “korumak” ne demek, onu biraz yeniden düşünmek lazım. Sadece kaybetmemek değil bu. Değerini de korumak, mümkünse biraz artırmak.
Risk konusu da yanlış anlaşılıyor bence. Çoğu kişi için risk = para kaybetmek. Ama bazen hiçbir şey yapmamak da risk. Hatta daha sessiz, daha sinsi bir risk.
Mesela paranı düşük getirili bir yerde tutuyorsun. Kısa vadede huzurlu hissediyorsun. Ama uzun vadede aslında fakirleşiyorsun. Bu da bir risk, sadece çok bağırmıyor.

O yüzden artık “bu güvenli, bu riskli” gibi basit ayrımlar çok işe yaramıyor.
Benim kafamda en çok oturan şeylerden biri şu: dağıtmak. Ama öyle “her şeyden biraz alayım” şeklinde değil. Ne yaptığını bilerek dağıtmak.
Altın, döviz, hisse, fon… Hepsinin ayrı bir işi var. Kimisi korur, kimisi büyütür. Mesele bunları doğru oranlamak.

Ama şunu da fark ettim: Asıl farkı yaratan şey araç değil, yaklaşım.
Aynı hisse senedi, biri için kumar gibi, biri için uzun vadeli yatırım. Aradaki fark genelde bilgi ve sabır.
Piyasada en sık gördüğüm hata şu: İnsanlar yükselirken giriyor, düşerken çıkıyor. Yani tam tersi olması gerekirken.
Yükselince bir telaş başlıyor. “Kaçırıyorum” hissi. Herkes kazanıyormuş gibi geliyor. Ama çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor.

Düşüşte ise panik. “Daha da düşer mi?” derken zararına satış geliyor.
Oysa fırsatlar genelde herkesin kaçtığı zamanlarda çıkıyor ortaya. Ama o an cesaret etmek kolay değil, orası ayrı.
Bir de sabır meselesi var. Pek sevilmeyen ama çok kritik bir konu.
Hep hızlı sonuç istiyoruz. Ama yatırım öyle işlemiyor. Küçük ama düzenli ilerlemek daha gerçekçi. Bileşik getiri dedikleri şey de zaten böyle çalışıyor. Ama beklemek gerekiyor.

Bir de likidite. Yani paraya ne kadar hızlı ulaşabildiğin.
Her şeyi uzun vadeye bağlamak kulağa mantıklı geliyor ama hayat çok planlı gitmiyor. Bir şey oluyor, nakit lazım oluyor. Ya da bir fırsat çıkıyor, değerlendiremiyorsun.

O yüzden kenarda bir “hareket alanı” bırakmak önemli.
Son zamanlarda bir de bilgi meselesi var. Herkes bir şey söylüyor. Sosyal medya, videolar, öneriler… Hangisi doğru, ayıklamak zor.
Ve açık söyleyeyim, en riskli yer burası. Çünkü çoğu kişi kendi kararını vermiyor. Başkasının heyecanına ortak oluyor.
Bu yüzden neye yatırım yaptığını anlamak önemli. Körü körüne girmek genelde iyi bitmiyor.

Bir de şu var: Her yatırım herkese uymaz. Başkası için iyi olan, senin için olmayabilir. Çünkü herkesin durumu farklı.
O yüzden biraz kendi yolunu çizmek gerekiyor.
Şunu net söyleyebilirim: Koruma ve fırsat arasında seçim yapmak zorunda değiliz. İkisi birlikte yapılabilir.
Mükemmel olmaya gerek yok. Ama ne yaptığını bilmek gerekiyor. Ve sınırlarını.
Çünkü büyük kayıplar genelde bilgisizlikten değil, “biraz daha” demekten geliyor.

Son olarak şunu söyleyeyim: Bu bir yarış değil.
Kim daha hızlı kazandı, çok da önemli değil. Asıl mesele bu işi ne kadar sürdürebildiğin.
Çünkü birikim dediğimiz şey sadece bugün değil, yarın için de var. Ve yarın, bugünkü kararların sonucu.
O yüzden soru belki de şu: Sadece kazanmak mı istiyoruz, yoksa içimiz rahat olsun mu?